/ Manşet / Laiklik Nasıl Savunulur? – V. U. Arslan

Laiklik Nasıl Savunulur? – V. U. Arslan

on 7 Ekim 2022 - 21:46 Kategori: Manşet, V. U. Arslan
Facebooktwitterlinkedin

Kemal Kılıçdaroğlu, “helalleşme” taktiğini derinleştirip RTE’yi köşeye sıkıştırayım derken bir araba dayak yedi. Mesele solda da epey yankılandı. Bu vesileyle biz de türban, laiklik ve sosyalistler konusunda devrimci perspektifi netleştirmeye çalışacağız. Bunun için kısaca meselenin arka planını ele almalıyız.

Üniversitelerde türban yasağı 1984 yılında yürürlüğe girdi ama 1980’ler ve 1990’lar boyunca, yasağın uygulanması yaygın değildi ve çok sayıda öğrenci mezun oldu. Yasağın uygulanması 28 Şubat 1997 darbesiyle oldu. YÖK bu süreçte bütün üniversitelerde türbanlı öğrencilerin kampüs içinde dolaşmalarını yasakladı. Bu yasağı uygulamayan rektörler hakkında soruşturma açıldı. Derken siyasal İslamcılar türban yasağını protesto eden eylemlere başladılar, bu arada birçok öğrenci okuldan atıldı, birçoğu da okulu bıraktı. Dönemin rektörleri öğrencilere başlarını açmalarının telkin edildiği ikna odaları oluşturdular. Ve nihayet bu süreç İslamcılar için arayıp da bulamayacakları muazzam bir sembolizme dönüştü.  

1990’lar siyasal İslam’ın altın yıllarıydı. Erbakan liderliğindeki Refah Partisi; sahip olduğu kadroları, parti örgütü ve muhalif söylemiyle sevmeyenlerinin de endişeyle takip ettiği bir heyecana ve dinamizme sahipti. 12 Eylül sonrası sosyalistlerin erişim alanı dışında kalan kent yoksullarının desteğini kazanmışlardı ve dahası önemli bir kısmı üniversite öğrencisi olan yarı aydın bir tabakayı örgütlemeyi başarmışlardı. Sadece Refah Partisi değil, başta Gülen Cemaati olmak üzere türlü türlü cemaat hızla güçleniyordu. 

Diğer taraftaysa o yıllarda devlet aygıtına hâkim olan Kemalist TSK, yargı organları ve yüksek bürokrasi, karşı hamlelerle ve güç kullanarak “laikliği” korumaya kararlı olduğunu vurgulayıp ikide bir siyasete ayar veriyordu. Derken başbakanlığa yükselen Erbakan, iktidardaki hamleleriyle büyük sermaye ve küresel emperyalizmin canını sıkınca TSK 28 Şubat darbesiyle Erbakan’ı iktidardan indirdi. Böylelikle TSK, TÜSİAD ve ABD liderliğinde ama aynı zamanda Türk İş ve DİSK’in de desteklediği, MHP dahil bütün burjuva partilerin onay verdiği ama en çok da Baykal, Ecevit gibi figürlerin öne çıktığı bir “Laik Cephe” oluşturuldu. Solda TKP’nin önceli SİP “türban neyi örtüyor” kampanyasıyla generallerin başını çektiği laik cephenin bir parçası olmaya soyunmuştu. Bugün de laiklik ve cumhuriyetin kazanımları üzerinden siyaset yapanların TKP ve ondan kopan partiler olması şaşırtıcı değil. 

Zamanla türban taktığı için okula alınmayan öğrenciler meselesi, siyasal İslam’ın en büyük anlatısı olacaktı. Siyasal İslam buradan Erdoğan’ın hala en önemli siyasi mühimmatı olan türban mağduriyetini devşirdi.  

Diğer taraftan sol muhalefet için laik cephecilik büyük bir yıkım anlamına gelmişti. O dönem burjuva devlete ve yürüttüğü kirli savaşa karşı başlayan ve büyük destek elde eden “Aydınlık için bir Dakika Karanlık Eylemleri’, şeriata karşı laiklik eylemlerine dönüştü ve böylelikle generalleri tehdit ederken generallerin lehine bir dönüşüm geçirdi. Sendikaların laik cephede egemen sınıfların peşine takılması, sınıf hareketinin büyük düşüş yaşamasında etkili oldu. Ve nihayet siyasal İslamın yükselişinden korkuya kapılan halk içerisindeki sol tabakalar, maalesef Kemalist TSK’yı laikliğin teminatı olarak görüp benimsemeye başladılar ve haliyle sağa kaydılar.

AKP’li Yıllar

ABD ve müttefiki liberal büyük sermaye, TSK eliyle Erbakan’ın defterinin dürülmesine destek verdikten sonra siyasal İslam içerisinden küresel sermayeye ve sermayenin programına uygun bir çizgi üretti: AKP. Laiklik hassasiyeti AKP döneminde de doğal olarak sürdü ve türban büyük bir mağduriyet öyküsü olarak kullanılmaya devam etti. Bu sefer mevzuyu sündüren AKP idi; çünkü türban mağduriyeti toplumsal kutuplaşma için bulunmaz bir nimetti. AKP, bu dönem işin içine Kürt sorununu, Ermenileri ve hatta Alevileri dahi sokarak özgürlükçülüğün şampiyonluğuna soyundu. Bu sefer de sol içerisindeki liberalizme yakın olanlar AKP’nin hegemonyasına gireceklerdi. Bir tarafta generallere yakın olanlar, bir tarafta AKP’ye yakın olanlar!

2007 yılına geldiğimizde Kemalist TSK ve yüksek bürokrasinin sivil destekçileri, ulusalcı Baykal’ı bile yetersiz bularak büyük mitingler organize etmeye başladılar. Başlarını hırslı Tuncay Özkan’ın çektiği Cumhuriyet Mitingleri laiklik ve “cumhuriyete sahip çık” mottosuyla düzenleniyordu. Bu mitingler epey kalabalık toplasa da kimliksel ve kültürel kutuplaşmayı besleyerek AKP’nin kitlesini kemikleştirmesine yardımcı oldu. Cumhuriyet Mitinglerine TKP’nin verdiği utangaç desteğin altını çizelim. Baykal liderliğindeki CHP’nin çizgisi de Cumhuriyet Mitingleri ile temelde aynıydı. Ama gelin görün ki Cumhuriyet Mitingleri AKP’yi zayıflatmadı. 2007 seçimlerinde AKP % 46,5 oy alarak oylarını 12 puan arttırmıştı. Ana söylemi laiklik olan CHP ise oylarını % 1 bile arttıramayarak % 20’de kalmıştı.    

Derken Baykal bir video ile saf dışı bırakıldı. Yerine gelen Kemal Kılıçdaroğlu ile CHP’nin çizgisi adım adım dönüşüm geçirdi. Katı laikçilik ve ulusalcılıkla seçim kazanamayacağını anlayan KK ve ekibi, partiyi sosyal liberal sentez çizgisine doğru çekti. Sert ulusalcı kadrolar zamanla yönetim kademelerinden uzaklaştırıldı. Zaten TSK ve yüksek bürokraside Kemalistler tasfiye edilmişti. Böyle bir müttefikin olmadığı bir durumda bu dönüşüm mümkün oldu. CHP bu süreçte AKP’nin muz cumhuriyetine dönüştürdüğü mevcut sistemin güvencesi olma misyonuna soyundu, AKP ve MHP’den kopan partileri etrafına topladı ve AKP’den oy kapmak için helalleşme gibi taktikleri devreye soktu. Kılıçdaroğlu türbana yasal güvence adımıyla baltayı taşa vurdu ve hiç yokken türban meselesini yeniden baş gündem malzemesi yaparak RTE’ye güzel bir hediye vermiş oldu. O da bunu kendince güzel değerlendiriyor.

Burada uzun uzun KK’nın kendi ayağına sıkmasını konuşmayacağım. Sosyalist sol ve laiklik nasıl korunur tartışması yürütmek bizim için çok daha iyi olacaktır. 

İlk olarak bir tespit ile başlayalım. AKP 20 yıldır iktidarda olmasına rağmen o çok arzuladığı dindar ve kindar bir nesli yaratmayı başaramadı. Aksine dinsel ailelerde doğan yeni kuşaklar bile dinsellikten kopuyorlar. Bunu bizler değil, siyasal İslamın temsilcileri de üzüntüyle vurguluyorlar. AKP’nin temsil ettiği değerlere karşı muazzam bir karşı tepki var. İslamcılık ve hatta dindarlık bundan fazlasıyla etkileniyor. Siyasal İslamcılık ideolojik cazibesini, bir ülkü-ideal olarak iddiasını kaybetmiş durumda. Bakarsanız bu AKP’li 20 yılda devlette “tek adam” işleyişi ortaya çıktı ama şeriat ve İslam örüntüsü devlete pek az sirayet edebildi. Topluma bakarsak Atatürkçülüğün popülaritesinin yeni bir atılım yaptığını söyleyebiliriz. Öyle ki AKP eğer 2023’te iktidarı kaybederse bu 20 yıla rağmen İslamcılık namına geride pek az bir iz bırakmış olacak. Bunların da kısa vadede silinip gideceğini öngörebiliriz. (AKP’nin bir seçim darbesi yapması ve siyasetin kapanması ihtimali apayrı bir konudur.)

Laiklik Nasıl Savunulur?

Peki ya orta ve uzun vadede? İşte o zaman durumun yeniden tersine dönmesi gayet mümkündür. Yani AKP’nin gitmesiyle İslamcılığın sonunun geleceğini düşünemeyiz. Bugün büyük prestij kaybı yaşayan İslamcılık, ileride toplumsal etkisini koruyarak geri dönüş yapabilir. Türkiye’de yoksulların hayatını yiyip bitiren vahşi kapitalizm var oldukça varoşlar İslamcılar ve cemaatlerin av alanı olmayı sürdürecektir. AKP dağıldığında onun mirasına konmayı bekleyen Hüdapar’dan Saadet’e bir dolu siyasi parti şimdiden sırasını bekliyor. Dahası Gülen cemaati dahil olmak üzere bir dolu cemaat yemek, yurt, dershane, iş, dayanışma, yardım vb ile yoksullar arasında örgütlenmeyi sürdürecektir. Unutmamak gerekir ki yoksullar tüm dünyada daha dindardır. Ve İslamcılar bolca paraya ve güçlü örgütlü yapılara sahiptir. O halde laikliği savunmanın esas yolu emekçileri örgütlemekten geçiyor. Bu, her daim böyle olmuştur ve gelecekte de böyle olacaktır. Yoksul mahalleler devrimcilerin etki alanına girerse sorun kökten çözülmüş olacaktır. Sistemin bu mahallelere sunabileceği hiçbir iyimser gelecek bulunmuyor. Önümüzdeki yıllarda da bu kesimleri daha fazla yoksulluktan başka bir şey beklemiyor. Haliyle bu mahallelerde güçlü bir enerji birikimi olacaktır. Ama bu enerjinin otomatik biçimde sola ve sınıf mücadelesine yöneleceği varsayılmamalıdır. Göçmen karşıtlığı, etnik gerilimler ve köktendincilik, çeteleşme ve çürüme gibi farklı alternatifler her zaman hazır bekliyor olacaktır. İşte bu noktada ancak sınıfçı bir sol alternatifi yaratabilir. Yoksa küçük burjuva, iyi eğitimli, kentli elitlere yaslanan sözde komünistler ve sözde devrimcilerin ya da post-modern kimlikçi solun bu emekçi gruplarla bağ kurması mümkün olamaz. Dolayısıyla bu orta sınıf grupların laikliği savunmak konusunda verdikleri onca vaaza rağmen bu konudaki katkıları epeyce az olmuştur. Bugün siyasetlerinin merkez noktasına cumhuriyetin kazanımları ve laikliği koyan gruplara baktığımızda bu grupların aynı zamanda 10 Kasımları, 29 Ekimleri hiç sektirmediklerini, ay-yıldızlı bayrağı ellerinden düşürmediklerini görürsünüz. Bunlar reddedilmeyecek biçimde Kemalizmin yansımalarıdır. Bu gruplar CHP’nin boşalttığı laik-ulusalcı söylem alanını doldurmaya gayret ederek kentli orta sınıflara CHP’den daha fazla Kemalist olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Laiklik ve cumhuriyetin kazanımlarının sürekli vurgulanması bundandır.

Ama diğer taraftan İslamcılığın Kemalizmin hâkim olduğu iklimde yeşerdiği unutulmamalıdır. 28 Şubat 1997 ve yarattığı etki bu konudaki en iyi örneklerden birisidir. Kimlik-kültür kamplaşmalarının sağa yaradığı evrensel bir gerçek. Laik-muhafazakâr kimlik çatışması da neticede sağa yarayan bir kutuplaşmadır. Marksistler elbette ki böyle bir cepheleşmeye karşı çıkacaktır. Ana destek tabanı ve politika yapıcısı üst ve orta liderlikleri küçük burjuva katmanlar olan sol cumhuriyetçi eğilimler böyle bir cepheleşmeyi sürdürmekteler. Nitekim Kemalizme ve egemen fikirlere yaslanarak büyümek her zaman kolay olmuştur, ama böyle bir içerikle devrimci bir rol oynanması mümkün değildir. 

Peki laiklik gündemini dışlıyor muyuz? Elbette ki hayır. AKP’nin eğitimi dinselleştirmesine, kadınlara ve LGBTİ’lere yaptıkları saldırılara, festivalleri yasaklamasına, cemaatlere çekilen peşkeşlere, kampüslerdeki İslamcılara karşı elbette ki en net mücadeleyi yükseltmemiz gerekiyor. Diğer taraftan İslamcılığı geriletmenin ya da laikliği kazanmanın yegâne kalıcı yolu sınıf mücadelesini yükseltmektir. Ama laiklik, cumhuriyetin kazanımları, 10 Kasımlar diye giden Kemalist bir programla sınıf mücadelesi elbette ki örgütlenmez. Unutmamak gerekir: İşçi sınıfı içerisinde türbanlı ve dindar oranı bir hayli yüksektir. Devrimcilerin bu insanları kazanması gerekiyor. Bunun için de kültürel kamplaşmaları çöpe göndermeli, sınıf mücadelesini güçlendirmeliyiz. Bunu yaptığımız ölçüde gerçek laikliği kazanmış olacağız. 

Bizler burjuva aydınlanmacılığı ve onun mekanik materyalizmini takip edecek değiliz. Marksçı diyalektik üstatlarımız tarafından yeterince güçlü biçimde bizlere aktarılmıştır. Yolumuzu aydınlatan da bu Marksist perspektiftir. Yazımızı Marx ve Lenin’den konuyla ilgili belki de en çarpıcı alıntılarla bitirelim: 

“… O halde dine karşı mücadele, dolaylı olarak, ruhanî aroması din olan dünyaya karşı mücadeledir. Dinsel ıstırap, hem gerçek ıstırabın bir ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, mazlum varlığın feryadı, kalpsiz bir dünyanın kalbi ve ruhsuz koşulların ruhudur. Din, halkın afyonudur.” (Marx, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkı, Giriş) 

 “Hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, idealist bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk «entelektüel» bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. Aşırı baskıya dayanan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka bir şey değildir. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin, proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan, ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.” (Lenin, Sosyalizm ve Din)

  

Facebooktwitterlinkedin

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı