/ Devrimci Perspektif / Faşizm, Bonapartizm, Az Gelişmiş Ülkelerde Devletle Siyasetin Göreli Bağımsızlığı – V. U. Arslan

Faşizm, Bonapartizm, Az Gelişmiş Ülkelerde Devletle Siyasetin Göreli Bağımsızlığı – V. U. Arslan

Facebooktwitterlinkedin

AKP yönetiminde Türkiye’nin artan bir şekilde otoriterleşmesi, rejimin karakteri tartışmasını sürekli gündemde tuttu. Rejimin tahlilini faşizm olarak yapanlar çoğunluğu oluşturuyor. Bir diğer kesim ise Bonapartizm analizi yapıyor. Bu yazıda faşizm ve Bonapartizm tahlilinin ne kadar geçerli olduğunu masaya yatırıp tartışmayı genişletmeye çalışacağız. Özellikle Bonapartizm tartışması, AKP ve RTE’nin otoriter bir rejim örgütlemeye koyulmasının dinamiklerini kapsıyor. Tartışmanın bu boyutu şu soruyu gündeme getirmekte: Bu kadar büyük bir güç bir kişinin elinde nasıl toplanabilmiştir? 

RTE’nin başından beri yürüttüğü ittifaklar siyaseti, ki aynı zamanda yükselişinin anahtarıdır, hep egemen sınıfın belirli bir kesiminin çıkarlarının gözetilmesi ile mümkün olmuştur. Uluslararası destek ve çatışmalar da elbette sürece dahil olmuş, tek adam dayatmasını desteklemiş ya da bunun karşısına geçmiştir. Diğer taraftan bugün iktidarın aşırı sağ rengini koyulaştıran MHP ile yürütülen ittifak, hangi sınıfsal çıkarlara yaslanmakta ve hangilerini zedelemektedir? AKP’nin kapitalist fraksiyonların en azından bir kısmının ve emperyalizmin desteği olmaksızın ilerlemesi ne derece mümkündür? Bu bağlamda Türkiye’de rejimin hangi yöne evrilmesini beklemek gerekir?

Bütün bu tartışmalar aynı zamanda üst yapı aygıtları olan devlet ve politikanın ekonomi karşısındaki zamanında çok gündem olmuş “göreli” bağımsızlığı tartışmasıyla da kesişmektedir. Bizler bu yazıda bu ilişkinin az gelişmiş kapitalist ülkelerdeki bağlamına dair bazı açılımlar üretmeye çalışacağız.    

Faşizm Teorisinin İçinin Boşaltılması

Faşizm tahlilinde bulunan isimlerden Necmi Erdoğan, çekindiğinden olacak, Ezop dilini tercih ettiği makalesinde AKP iktidarını “günümüz faşizmi” olarak nitelendiriyor. Yazının amacı şu şekilde tarif edilmiş: “Bir yandan, günümüzün malum siyasal fenomeninin faşizm olarak nitelenemeyeceği argümanına karşı aralarındaki sürekliliklere işaret etmeye çalışıyor. Diğer yandan da, günümüz faşizmini özgülleştiren kimi etkenleri kurcalamaya niyet ediyor”[1] N.Erdoğan AKP iktidarının faşizm olarak nitelenmesi gerektiğini savunurken bizler daha baştan şüpheye düşüyoruz. Zira okur uzun yazı boyunca bir kez olsun AKP ismiyle karşılaşmıyor. AKP yerine “günümüzün malum siyasal fenomeni” şifreli anlatımı kullanılmış. Sakınım seviyesi bu kadar yüksek olunca haliyle yazarın gerçeklikle bağını sorgulamak durumunda oluyoruz. Zira AKP’nin adını bile yazıda geçirememek, bugünün koşullarında, cesur olması beklenen bir aydını bir miktar da olsa rencide edecek bir ürkeklik düzeyidir ve tastamam yersizdir. Örgütsüz ve tamamen pasif bir şekilde başına gelecekleri bekleyenlerin abartılı bir korkuya ve karamsarlığa kapılması hiç de şaşırtıcı değil. 

Necmi Erdoğan klasik faşizm ile günümüz faşizmi diye bir ayrım yaparken klasik faşizmi geçmişin bir olgusu olarak sunuyor. Bu başlangıç noktası başlı başına hatalı, bu yüzden de sonraki çıkarsamalar da bu hatalı çıkıştan payına düşeni alacak. Klasik faşizm derken kastedilen 1920’lerin ve 30’ların Hitler’in Nazi Partisi ve Mussolini’nin Kara Gömleklileri. Yani Necmi Erdoğan konuyu açmasa da klasik faşizm teorisinin geçmişte kaldığını ve bugünü anlamak için yetersiz olduğunu ima ediyor. Oysa Türkiye tam da klasik faşizm teorisinde anlatılan modelde örgütlenmiş faşist hareketlere ev sahipliği yapıyor. Bunlardan MHP ve sokak gücü Ülkü Ocakları dünyadaki en büyük ve en etkin faşist güçlerden birisi. Düşünün, eğer koşulların dayatmasıyla egemen sınıflar, Türkiye’de MHP’nin tam yetkiyle iktidara gelmesinin önüne açsalar nasıl bir ülkede olurduk? Unutmayalım sınıf mücadelesinin keskinleştiği 1970’li yıllarda alternatif senaryolardan birisi de kuşkusuz buydu. Yine Alparslan Türkeş 1990’lı yıllarda devlete seslenerek “görev versinler bir senede terörün kökünü kazırım” derken faşist diktatörlük seçeneğini gündeme getirmişti. Türkiye’de sadece Ülkü Ocakları değil, BBP’nin Alperen Ocakları, Perinçek’in TGB’si ve çeşitli Nazi hayranı Atsızcı oluşumlar da “klasik” faşist güçleri oluşturur. Bu kadar çeşitli, faal ve güçlü faşist oluşumlarla karşı karşıya olan Türkiye’deki sol güçlerin sağlam bir faşizm ve “faşizme karşı mücadele” teorisine ihtiyaç duyduğu muhakkak. İhtiyacımız olmayan şey ise Kemalizmden AKP’ye her kesime faşizm etiketi yapıştırmaktır.   

Bu faşist örgütleri diğer sağcı güçlerden ayıran başlıca özellikler nelerdir? Küçük burjuva ve işsiz kitlelerden devşirdikleri güçlerle hiyerarşik ve paramiliter sokak örgütleri oluşturmaları, toplumun her katmanını (mahalle, okul, sokak, yurt, iş yeri) disipline etmek istemeleri, bunun için her türlü toplumsal muhalefete ve azınlıklara karşı sistematik şiddet eylemleri düzenlemeleri, farklılıkları tamamen ezmek istemeleri, şiddetli anti-komünizmleri, devleti kutsamaları, fanatik düzeyde milliyetçi olmaları… Türkiye’de faşist hareketin kanlı bir tarihi var. Ama faşist terör geçmişte kalmış değil. Bugün de faşist güçler, lise ve üniversitelerde, öğrenci yurtlarında, ülkenin birçok bölgesindeki mahalle ve sokaklarda, kent merkezlerinde terör estirmekte; sosyalistlere, Kürtlere, LGBTİ gibi farklılıklara saldırılar düzenlemektedir. Bütün bunlar tam da klasik faşizm teorisinin faşizmi betimlerken anlattığı karakteristik özelliklerdir. Yani adına klasik denen faşizm teorisi, bugünü de gayet iyi bir şekilde açıklamaktadır. Hatta faşizm gerçekliğini bu kadar net bir şekilde açıklayabilen başka bir teorileştirme de mevcut değil.   

Burjuva diktatörlüklerin türlü türlü biçimleri vardır. Bu yüzden görülen her otoriter eğilim ya da rejim karşısında faşizm açıklamasına sarılmak teorinin içini boşaltmak anlamına gelir. Eğer AKP Türkiye’sine artan baskılar ve demokratik hakların kısıtlanması anlamında faşist diktatörlük diyeceksek Mısır’dan Rusya’ya, Çin’den Hindistan ve Pakistan’a kadar dünyanın büyük çoğunluğunda faşist diktatörlüklerin hüküm sürdüğünü söylememiz gerekir. Bakınız Kolombiya’da geçtiğimiz nisan ayındaki protestolarda devletin kolluk güçleri 75 kişiyi katletti, 89 kişi ise halen kayıp.

Faşizm burjuva gericiliğinin özel bir biçimidir. Faşist hareketler özel mücadele güçleridir. İktidarın bunların eline verilmesi durumu ancak çok özel şartlarda mümkündür ve neticede ortaya çıkacak güç de son derece farklı özellikler taşıyacaktır. Diğer taraftan bütün burjuva diktatörlükler, en gelişkin parlamenter biçimlerinde bile, “gerektiğinde” sertliğe başvurmaktan kaçınmaz. Bakınız Fransa’da Sarı Yelekliler eylemcilerine karşı Fransız devleti şiddeti hangi ölçülere tırmandırdı! Kapitalist her devletin ve burjuva her politikacının harcında saldırganlık ve otoriterlik vardır. Sistem eylemsel anlamda ne kadar zorlanırsa devlet terörü ve baskı bir o kadar sert olacaktır. Ama bu, tek başına, onları faşist diktatörlük yapmaz. Egemen sınıflar ve burjuva devletler faşist güçleri zamanı geldiğinde etkin bir şekilde kullanmak üzere hazırda tutarlar. Yunanistan’daki Neo-Nazi Altın Şafak örgütü bunun yakın zamanlardaki en iyi örneği olmuştur. 2009’dan itibaren 10 yıl boyunca süren Yunanistan’daki büyük kriz egemen sınıfı o kadar zayıf düşürmüştür ki devrim korkusu faşist çete Altın Şafak’ın devreye sokulmasını gerektirmiştir. Burjuvazi ve küresel sermaye Yunanistan’da adeta bir iç savaşa hazırlanmıştır. Altın Şafak çeteleri özel güvenlik şirketleri üzerinden sokaklarda devriye atmaya başlamış, Bulgaristan’da askeri eğitim veren faşist eğitim kampları ortaya çıkmıştı. Faşist saldırılar artık cinayetlere evrilmişti. Ama Syriza’nın sistemin imdadına yetişmesi ve solun geri kalanının da mücadeleyi yükseltemeyeceklerinin açığa çıkması sonrası kriz kontrol altına alındı ve Altın Şafak çetesine sistemin bir ihtiyacı kalmadı. Ardından Altın Şafak tasfiye edildi, liderleri Nikos Mihaloliakos ve yönetici kadroları 13’er yıl hapis cezası aldı. 1920’lerin sonunda Almanya’da kapitalistler krizi savuşturabilseydi Adolf Hitler ve Nazi partisinin başına gelecek olanlar tam da bunlardı.

Türkiye’deki Ülkü Ocakları ya da Yunanistan’daki Altın Şafak… Bu tip parti ve örgütler “klasik” faşizm teorisindeki anlatının günümüzdeki karşılıklarıdır. Faşizmin dünyada en güçlü olduğu yerlerden Ukrayna’da Sağ Sektör ve Svaboda gibi faşist güçler paramiliter silahlı gruplar olarak burjuva devlet aygıtının yanında himaye edilmekte ve zamanı geldiğinde kullanılmak üzere hazırda tutulmaktadır. Bu gibi örgütlerin daha irili ufaklı versiyonlarını dünyanın hemen her bölgesinde görmek mümkün. Yani klasik denen faşizm geçmişte kalmış bir olgu değildir, çünkü faşizm modern sınıf mücadelesinin bir olgusudur. Bu olguyu var eden toplumsal güçler ve çelişkiler vardır. Bu anlamda faşizm teorisinin önüne “klasik” ifadesini eklemek gereksizdir. Faşist hareketin sınıf tabanı, ideolojisi, örgütlenme modeli, eyleme geçme biçimi, egemen sınıflar tarafından devreye sokulma ve geri çekilme dönemleri… Bütün bunlar günümüzde de geçerliliğini koruyan evrensel ölçekteki özelliklerdir.

AKP gibi partiler için faşizm tahlili yapacaksak, fırsatçılık vb özelliklerden yola çıkarak “faşizm analizi” geliştireceksek bütün teorinin hiçbir içeriği ve ciddiyeti kalmaz. Necmi Erdoğan açıkçası bu yolda ilerlemiş. AKP ve RTE’nin (günümüz faşizminin) kimi uygulama ve söylemleri şu başlıklarla betimlemiş: Çelişki ve sinizm, içeriği önemsizleştirme, söylemin tutarsızlığı; gevşek politikalar, disiplinsizlik ve püritenlikten uzaklık, kitle seferberliği yaratmama, gösterisellik, sahtelik… 

“Günümüz faşizmi”nin içeriğini ve farklarını bu gibi niteliklerle doldurmak pek akıl karı olmasa gerek. Bu tür özellikler burjuva politikacılarının tamamının (bilhassa da popülizme bayılanların) karakteri ve yaşam biçimidir. Buradan faşizm tanımlaması için malzeme çıkmaz.

Necmi Erdoğan faşizm açıklamalarına Deleuze ve Guattari gibi postmodern entelektüellerden yaptığı referanslarla devam ediyor ki bunlar da oldukça anlamsız ve aslında tehlikeli. Ortaya atılan kavram “mikro faşizm”. Bu kavram sayesinde mesele “trafikte faşizm”e kadar düşer. Gündelik hayatta karşılaşılan irili ufaklı şiddet olayları, kabalıklar ve bencillikler de işin içine dahil olur. “Yani ‘büyük suç ortaklığı’ ile ‘küçük suç ortaklıkları’ arasında işleyen diyalektik metastaz yaratır.” İşte burada “mikro faşizm” açıklamasının tehlikeli yanı kendisini gösteriyor. Zira faşizmin vebali sıradan insanların omuzlarına yükleniyor: “Kendileri trafik yasasına uymayan, evlerinde sigortasız kadın işçi çalıştıran, piknik yapacak yeşillik derdindeyken doğal çevreyi umursamayan, mülteciler de dahil ezilenlere ‘tiksinç böcek’ muamelesini reva gören veya başkalarının haklarını pervasız bir saldırganlıkla çiğneyenlerin faşizmin yasayı ihlalinden yakınmaları veya hukuksuzluk eleştirisinde bulunmaları ironiktir.”

Böylelikle faşizm bütün tarihselliğinden, sınıf temelinden ve sistemdeki yerinden soyutlanır. Günübirlik yaşam pratiklerinden yola çıkarak sorumluluğu sıradan insanlara yıkmak kadar egemen sınıfları rahatlatan başka birşey düşünülemezdi.

Bu noktada faşizm kavramının içinin boşaltılması, hatta yok edilmesinden bahsetmek durumundayız. Burjuva toplumsal yaşamın beraberinde getirdiği gündelik bencillikleri ve bayağılıkları mikro faşizm olarak tanımlamak, bunun makro faşizmi oluşturduğunu iddia etmek ve gördüğü her otoriterleşme eğilimine faşizm ve her otoriter politikacıya faşist lider yakıştırması yapmak faşizm teorisinin içini boşaltır. Böyle bir genelleme üzerinden gidildiğinde zaten teoriye ihtiyaç da kalmaz. Karşı tarafı en büyük kötülükle (faşist olmakla) itham etmek için yüzeysel genellemelerde bulunmak solun kavram dağarcığını budayacağı gibi faşizmle mücadelenin özgünlüğünü de ortadan kaldırır. Faşizm burjuvazinin özel bir saldırı gücüdür ve faşizmle mücadelenin taktikleri de özel olmak durumundadır.

Süreç Olarak Faşizm (mi)

Türkiye’deki mevcut rejim için faşizm tahlili yapanlardan birisi de Ergin Yıldızoğlu. Yıldızoğlu, klasik faşizmden farklı olarak günümüz faşizmini süreç içinde şekillenen, yayılan, topluma ve devlete egemen olarak yerleşen bir durum olarak tanımlıyor: Süreç olarak faşizm. Yıldızoğlu “Yeni Faşizm” adlı kitabında süreç olarak faşizmi bir dünya perspektifi olarak sunuyor. Türkiye dışında Trump ABD’si, Bolsonaro Brezilya’sı, Orban Macaristan’ı ve Modi Hindistan’ı da süreç olarak faşizmin yaşandığı ülkeler olarak işleniyor. Ama gelin görün ki Yıldızoğlu’nun Yeni Faşizm kitabının yayınlanmasının üzerinden daha bir kaç ay geçmeden Trump seçimleri kaybetti. E.Yıldızoğlu’nun süreç olarak faşizm değerlendirmesi de böylelikle yaşam tarafından yanlışlanmış oldu. Trump’ın ve ABD’deki sistemin tahlili bir yana faşist bir rejimin bu kadar kolay bir şekilde, seçimler yoluyla tasfiye olmasını varsayacak halimiz yok. Kavramları keyfi bir şekilde kullanmanın bir sınırı var.

Diğer taraftan dünyanın süper gücündeki başkanlık değişikliğinin uluslararası etkileri olması kaçınılmazdı. ABD emperyalizmi burjuva demokrasisinin şovalyesi pozlarına geri döndü. Ne de olsa demokrasi ve insan hakları silahı Çin ve Rusya’ya karşı iş gören bir silah. Durum böyle olunca dünya çapında rüzgarlar yön değiştirdi. Türkiye de bu uluslararası rüzgarlardan payına düşeni aldı. Aylar içerisinde AKP’nin nasıl sarsıldığını gördük. Elbette ki AKP’nin büyük iç çelişkileri ve zayıflıkları mevcut, ama sarsıntıda dış etkilerin merkezi önemde olduğu muhakkak. Nitekim önümüzdeki aylar içerisinde RTE sinyalini verdiği dönüşlerini hızlandırırsa ya da bu çelişkilerle baş edemeyerek bir kırılmaya doğru ilerlerse kimse şaşırmayacaktır.

E.Yıldızoğlu’na göre Brezilya’da da süreç olarak faşizm yaşanıyor. Gelgelelim Bolsonaro başkanlık koltuğuna oturmuş olsa da devlet aygıtı içerisinde oldukça zayıf durumda, yargının açacağı davalar ile 2022 seçimlerini görüp göremeyeceği bile tartışmalı. Seçimleri görse bile İşçi Partisi’nin fenomen lideri Lula karşısında anketlerde uzak ara geriden geliyor. Hatırlanacak olursa 2016 yılında İşçi Partili devlet başkanı Dilma Roussef’e karşı sivil bir yargı darbesi düzenlenmiş ve İşçi Partisi’nin iktidarı tekrar almasını engellemek için Lula sahte bir yolsuzluk kararıyla hapse atılmış ve siyasetten de men edilmişti. Şimdi aynı yüksek yargı Lula’yı temize çıkarttı ve siyasi haklarını geri verdi. Brezilya’daki en popüler politik figür olan Lula’ya seçilme hakkını geri veren yüksek Mahkeme, aslında Bolsonaro’dan kurtulmak isteyen Brezilya burjuvazisinin isteğini gerçekleştirmiş oldu. Yani Lula’yı saf dışı bırakanlar Lula’yı baş tacı yapmak üzere geri getirmek zorunda kaldılar. Bunda Bolsonaro’nun en uç örneğini pandemi kriz yönetiminde gösteren son derece kötü devlet yönetimi kadar toplumsal patlama ihtimaline ve devrimci olasılıklara karşı “uzlaşmacı Lula” ile devrimci olasılıkların önünü alma çabası da etkili oldu. Özetle Bolsonaro iğrenç, aşırı sağcı bir politikacı olarak başkanlık koltuğuna oturabilir, ama bu kendi başına Brezilya’nın faşist diktatörlüğe evrildiği anlamına gelmez.

Kapitalizmin tarihsel krizi, burjuvazinin olağan parlamenter ve anayasal işleyiş zeminlerini daraltıyor. Sosyalist ve devrimci alternatiflerin zayıflığı koşullarında ibre birçok ülkede sağ popülist liderlere dönmüş durumda. Trump, Le Pen, Modi gibi demagoglar göçmen karşıtlığını ve etnik-dini kutuplaşmaları kullanarak oy sandıklarında başarı kazandılar. Bunda düzen solunun (Hindistan Komünist Partisi, Brezilya İşçi Partisi ve ABD’de Demokrat Parti’ye eklemlenen “ilerici” sol) neoliberal politikalara adapte olmasının başat rolü bulunuyor. Yani dünyada örnekleri çoğalan otoriter sağ popülist liderler, dünya çapında etkili olan ekonomik kriz ve sınıf mücadelesi dinamiklerinden doğmuştur.

Bu bağlamda eğer faşizm, antidemokratik pratikler ya da bu pratiklerin artışı olarak basite indirgenirse kapitalizmle eş anlamlı hale gelir. “Faşizm geliyor” çığırtkanlığı ise sol muhalefetin burjuva normalleşme kampına yönlendirilmesine hizmet ediyor. ABD’de Biden gibi süzme emperyalist-kapitalist kurt bir politikacıya laf ettirmeyen sözde ilerici çıkışlara tanıklık ettik. Burjuva normalleşmenin Türkiye’de de organize edildiği ortada, o kısıma ayrıca değineceğiz.  

Sosyal Faşizm’den Bugüne

Faşizm kavramının ilk sulandırılması “sosyal faşizm” teorisi ile oldu. Stalin ve emrindeki KPD’li bürokratlara göre Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) faşizmin bir başka türü olarak Nazilerden daha tehlikeliydi, Alman Komünist Partisi (KPD) bütün konsantrasyonuyla sosyal faşistlerle mücadele etmeliydi. Faşizm teorisinin bu şekilde baştan ayağı çarpıtılması yüzünden Alman işçi hareketi siyaseten felç geçirdi, Naziler de ellerini kollarını sallayarak iktidara yürüdüler.

Bu örnek, bizlere teorinin sulandırılmasının ne gibi facialara yol açabileceğini gösteriyor. 

Faşizm teorisinin çarpıtılması, bazen pasifizme dayanak noktası olurken bazen de maceracılığın açıklaması olmuştur. 1960’lı ve 70’li yıllar solda gerillacılığın yıldızının parladığı dönemdi. Radikal öğrenci grupları gerilla stratejisinin gerekliliğini göstermek için bulundukları ülkenin faşizm tarafından yönetildiğini savunuyorlardı. Bu teorileştirmenin çok belirleyici sonuçları olacaktı, çünkü faşizme karşı mücadele ancak silahla verilebilirdi! Buna göre gerilla stratejisi “faşizme” karşı tek gerçek devrimci yoldu. Böylelikle gençlik hareketi proleter devrimci çizgiden tamamen ayrışarak orta sınıf maceracılığına sürüklendi.

Mahir Çayan’ın sömürge tipi faşizm, gizli faşizm/açık faşizm analizleri bunun en tipik örneğidir. Burada teorinin misyonu gerçeği açıklamak değil, mevcut pratiği (gerilla stratejisini) haklı çıkarmaktır. Bu çıkarsamalar ile Türkiye tarihinin en demokratik anayasasının hüküm sürdüğü 1960’lı yıllar ile 12 Mart cuntası aynı faşizm torbasına konur. Çünkü faşizm bazen açıktır, bazen de kapalı! 1970’li yıllar ve 12 Eylül rejimi, Özallı yıllar, 1990’lar ve 2000’ler ve nihayet günümüz AKP Türkiye’sinde analiz hep aynıdır: Faşizm. Bu durumda faşizmin egemen olmadığı bir zaman dilimi görmüş değiliz. Bu anlayış 1960 ve 1970’li yılların Batı Almanya’sında mücadeleden RAF için de geçerliydi. RAF’a göre Batı Almanya’da hüküm süren faşizme karşı tek yol silahlı mücadeleydi. Bir kez daha zamanlar ve mekanlar üstü bir faşist egemenlik tasviri vardır.  

1968 eylemlerinin yenilgisinin ardından güçlenen postmodern teorisyenlerin modernizm eleştirisinden mikro faşizm gibi kavramlar türetildi. Bütün dikkatler artık “içimizdeki faşizme” çevrilmişti. Artık meta anlatılar, evrensel açıklamalar tukaka olmuştur. Politika da makro ve mikro olarak ikiye ayrılır. Mikro (küçük) olanın makbul olduğu zamanlarda mikro açıklamalar popülerleşiyordu, “makro politik” faşizm açıklamaları yersiz ve yetersizdir. Zira faşizm moleküler düzeyde her yerdedir. Evde, okulda, trafikte… “Sol örgütler de mikro faşizmlere yuva olmaktan kurtulamayacaktır.” [2] Bu analizlerin egemenlere yaradığını, sistemle sorunları olanları bireysel alanın çıkmaz sokağına sürüklediğini söylemeye gerek bile yok.

Türkiye sosyalist solunda Deleuze ve Guattari’nin postmodern açılımlarıyla eski gerillacı faşizm formülasyonları yer yer birleşti. Müthiş bir kafa karışıklığı, keyfe keder yorumlar ve ilkesizlikleri haklı çıkarma girişimleri… Kürt ulusal hareketi etrafında kümelenen sol çevrelerden birçoğu, AKP ve Fetö’nün Kemalizmi devlet aygıtından tasfiye etmesini faşizmin (Kemalizmin) geriletilmesi olarak gördü. Ama AKP Kürt Ulusal hareketi ile müzakereyi bitirip savaş konseptine geçtiğinde ya da 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ile birlikte aynı gruplar u dönüşü yaparak “AKP faşizmi” terminolojisine geçiş yaptılar. Türkiye sosyalist solunda Kemalizme yatkınlıkları olan diğer kesimse AKP’yi çoktan beri faşist bir parti olarak görüyordu. AKP faşizmi kullanımı bu şekilde yaygınlık kazandı. Burada faşizm “en kötü” anlamına gelen bir suçlama olarak kullanılır. Yani hasımlığın güçlü bir şekilde vurgulanmasına yarar. Karşılaştığı her devlet baskısında faşizm analizi yapmak, arkadaşına “bana faşistçe davrandın” şeklinde sitem eden bir gencin günlük kullanımındaki kadar çocukçadır. AKP düzeninin faşist bir rejim olduğunu savunan birçok sol kurumun yasal partiler şeklinde açık alan çalışmaları yaptığını düşündüğümüzde bu çocuksuluk daha da bariz olmaktadır. Faşizm elbette ki bir sövme/kötüleme hitabından daha fazlasıdır. Kavramların içeriğinin bu şekilde boşaltılması bir yandan da sosyalist düşünceyi zayıflatır, bayağılaştırır ve fakirleştirir. Diğer taraftan yanlış bir teorik çıkış noktası siyasal eylem ve stratejilerin de hatalı olmasını beraberinde getirir. Bunun sonuçlarının çok büyük yıkımlara yol açacağının örneklerini az evvel vermiştik.

Marksist bir perspektif faşizmi sınıf savaşımı bağlamında kavrar. Kapitalizmin derinleşen krizi karşısında küçük burjuvazinin yıkımı gerçekleşir, bu unsurlar radikalleşir ve radikal çözümlere bel bağlamaya yatkın hale gelirler. Devrim tehlikesi karşısında egemen sınıflarda bariz bir alarm hali bulunur. Kapitalistlerin de ön ayak olmasıyla işsizler ve küçük burjuva kitleler paramiliter kuvvetler biçiminde örgütlenir ve sokaklara salınır. Solun her rengi ve bu arada azınlıklar faşist çeteler tarafından sistematik biçimde saldırılara uğrar. Solun ve her türden muhalefetin ezilmesi mutlaktır. Faşist çetelere antikapitalist lafazanlıklar boca edilir ama faşizm gerçekte finans kapitalin çıkarları için savaşır…

“Ama iktidardaki faşizm hiç de küçük-burjuvazinin hükümeti değildir. Tam tersine, tekelci sermayenin en acımasız diktatörlüğüdür. Mussolini haklıdır: ara sınıflar bağımsız bir politika izlemekten acizdirler. Bunalım dönemlerinde bu sınıflar temel sınıflardan birinin politikasını en akıl almaz sınırına kadar götürmek zorundadırlar. Faşizm bunları sermayenin hizmetine sokmayı başarmıştır. Tröstlerin devletleştirilmeleri, emek karşılığı olmayan gelirlerin kaldırılması gibi sloganlar iktidara gelinir gelinmez bir yana atılmıştır.” [3]

Bonapartizm Tartışması

I.Napolyon’un yeğeni Louis Bonaparte 2 Aralık 1851’deki hükümet darbesi (coup d’etat) sonrası kendisini imparator ilan eder. 1848’de cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 4 yıl geçmiştir ve anayasa ikinci kez cumhurbaşkanı seçilmesini engellemektedir.  Anayasayı değiştirmek için gereken dörtte üç çoğunluğu elde edemeyeceğini anlayan Bonaparte 2 Aralık 1851’de hükümet darbesi gerçekleştirir. Yeni bir anayasanın kabulünün ardından düzenlenen referandumla imparatorluğa geçişi kabul ettirir ve 2 Aralık 1852’de 3.Napolyon ünvanıyla imparator ilan edilir. Marx “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”nde Avrupa’da devrimlerin kalbi Fransa’daki sınıf mücadelesinin dinamiklerini bu olay üzerinden inceler. Bu eser tarihsel maddeci yöntemin somut olaylara uygulanmasının çok parlak bir örneğidir. 

Marx ve Engels, Bonaparte’ın şahsı etrafında şekillenen Fransa’daki özgün rejimi tahlil etmeye koyulacaktır. Bu rejimde devletin yürütme gücü, devletin diğer kesimleri ve tüm toplum üzerinde diktatörce bir güç oluşturacak şekilde, tek bir bireyin egemenliği altında toplanır. Engels de Almanya’daki Bismarck yönetimini dikkatle inceleyecek ve Bonapartizmle bir çok koşutluk saptayacaktı. Daha sonraları Gramsci benzer koşutlukları Roma Cumhuriyeti ve Sezar bağlamında bulacaktır.

Peki Türkiye tahlili Bonapartizm üzerinden yapılabilir mi?

Türkiye tahlillerinde öne çıkan açıklamalardan birisi de Bonapartizm. Erdoğan’ın Bonapartist bir rejim kurmaya çalıştığı argümanını değerlendirebilmek için öncelikle Bonapartizmin Marksist literatürdeki kavranışını bir miktar açıklamak gerekir. Bonapartizm kavramının Marks-Engels ve Troçki tarafından kullanımı, kendi içindeki çatışma nedeniyle zayıflamış egemen sınıfın proletarya ile savaşımında ortaya çıkan pat/yenişememe durumu nedeniyle devlet bürokrasisinin ve başındaki popüler bir figürün bir dönem için belirli bir bağımsız konum kazanmasını; yürütmenin aşırı özerkleşmesini ifade eder. Bonapartizm, sınıflar arasındaki bir denge/yenişememe durumunun ürünüdür. Yani politik kriz içerisindeki burjuvazi anayasal ve parlamenter yollarla iktidarını sürdüremez. Buna karşın işçi sınıfı iktidarı almaya henüz hazır değildir.

Troçki’nin ifadesiyle “Bonapartizm derken, ekonomik açıdan egemen olan sınıfın demokratik yönetim usulleri için gerekli özelliklere sahip olmakla birlikte, mülkiyetini muhafaza etmek adına tepesinde bir asker ve polis aygıtının, taç giymiş bir “kurtarıcı”nın dizginsiz egemenliğine müsamaha göstermek zorunda kaldığı rejimi kastediyoruz. Bu tür durumlar sınıf çelişkilerinin özellikle keskinleştiği dönemlerde ortaya çıkar; Bonapartizmin amacı patlamaları engellemektir.” Engels, “modern Bonapartçılığın temel koşulunu”, “burjuvazi ve proletarya arasında bir denge”de olduğunu belirtir. Bonapart olarak beliren, Troçki’nin deyimiyle “taç giymiş kurtarıcı”nın siyasi iktidarı gasp ederken sınıflar üstü bir kurtarıcı rolü oynadığı, böylece sınıflar arası dengenin sağlandığı ama burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bir olağanüstü rejim kurulduğu anlatılır. Yani sınıf mücadelesinde görünürde tarafsız olan, ama son kertede burjuva düzeni koruyan ve onun tarihsel çıkarlarına hizmet eden bir diktatör, ülke tarihine damgasını vurur.

Engels Bonapartçılığı iki temel düşman sınıf arasındaki savaşımdaki pat durumundan kaynaklı devlet bürokrasisinin iktidarının kurulması hali olarak açıklıyor. Açık ki böyle bir durum günümüz Türkiyesi için geçerli değil. Maalesef işçi sınıfı muhalefeti, henüz burjuvazi için herhangi bir engel veya tehdit oluşturacak bir durumda değil. Yani Bonapartizm tahlili için temel çıkış noktası Türkiye’de mevcut değil.

Türkiye’nin bugünü için Bonapartizm değerlendirmesi yapanlar da bu durumun farkında olsalar gerek ki analizlerini burjuvazi ile proletarya arasındaki dengeye değil de egemen sınıf içi çatışma nedeniyle kırılganlaşan devletin korunması için başkanlık sistemine yol verilmesine bağlamışlardı. [4]

O zaman da belirtmiştik ki başkanlık sistemine geçilmesi tek adam rejiminin örgütlenmesi sürecinde sadece bir ara aşamadır. Süreç tek bir atışta bir kırılma olarak otoriter tek adam rejimine dönüşmüş değildir. Sezarizme gelince! Burada da bir düzeltmeye gerek var. Julius Sezar diktatörlüğü sadece zamanın egemen sınıfları olan patrisyenler arasındaki klik çatışmalarının bir neticesi değildir. Sezarizme yol açan etmen, yönetici sınıfın istikrarsızlığının yanı sıra korkutucu pleb isyanlarıdır. Sezar bir yandan kimi yönetici elitleri cezalandırır ve yoksul halkın sempatisini kazanır ve onları teskin ederken bir yandan da yönetici sınıfı bir bütün olarak büyük bir kaostan kurtarmıştır. Marks ve Troçki de Bonapartizm tanımlamasında egemen sınıf içindeki kavganın, onun işçi sınıfı ile mücadelesinde yenişememe durumunun ortaya çıkmasına yol açtığını anlatır. Dolayısıyla Gramsci’de Sezarizmin/Bonapartizmin gelişmesi anlamında egemen sınıf ile işçi sınıfı arasındaki ilişki açısından farklı bir bakış açısı yoktur.

“Sezarizmin çatışma halindeki güçlerin feci sonuçlar doğuracak tarzda birbirini dengeledikleri bir durumu ifade ettiği söylenebilir; yani, bu güçler birbirlerini öyle bir dengelerler ki, aralarındaki çatışmanın sürgit devam etmesi onların karşılıklı yıkımından başka bir sonuç vermez. İlerlemeci güç A’nın B’yi ya da B’nin A’yı yenilgiye uğratması değil, ne A’nın ne de B’nin galip gelmesi söz konusudur: Bu güçler birbirlerinin kanını dökerken üçüncü bir güç (C) dışarıdan müdahale ederek A’dan ve B’den geriye ne kalmışsa onları kendisine boyun eğdirir.” [5]

Dolayısıyla Bonapartizm kavramı bugünü tam olarak karşılamaktan uzak. Peki Erdoğan fenomenini nasıl açıklamak gerekiyor? Marksizmde ekonomi ile siyaset ve devletin arasındaki bağlamı nasıl açıklamak gerekir?

Ekonomi ve siyaset arasındaki ilişkiyi tek yanlı mekanik bir ilişki olarak anlamak gerçekliğin kavranışını sekteye uğratacaktır. Küçük burjuva radikali programlarıyla geniş bir kitle tabanı kazanıp güçlü bir siyasal aktör haline gelebilen siyasal İslamcılar, zaman içerisinde giderek program ve sermaye büyüklüğü açısından büyük burjuvazinin saflarına yaklaşırlar ama bir yandan da kendi İslamcı toplum mühendisliği çabalarından da vazgeçmezler. Dolayısıyla özerk aktörler olarak özgün roller oynayabilirler. Tıpkı AKP örneğinde olduğu gibi.

Ekonomi Karşısında Devlet ve Siyaset

Faşizm ve Bonapartizm açıklamalarının AKP Türkiye’sinin tahlili açısından sırasıyla yanlış ve yetersiz olduğunu açıklamaya çalıştık. Öte yandan Türkiye’de burjuva demokratik sınırların iyice daraldığı, anayasal yönetimin yerine keyfi uygulamaların geçtiği, burjuva kurumların zayıfladığı ve sistemin “tek adam” etrafında iyice otoriterleştiği bir gerçek. Bunun dışında AKP rejimi dış politikada NATO ve AB perspektifiyle büyük çelişkiler yaratıp Rusya ve Çin ile kısmi-sınırlı ittifaklara yönelebildi. Peki bu “rejim değişikliği zorlaması”nın ve genel olarak AKP fenomeninin arkasında hangi güç odakları bulunuyor? Türkiye burjuvazisinin çatı örgütü TÜSİAD’ın böyle bir yönelime taraftar olmadığı bilinen bir durum. Boyu halen daha ufak olan MÜSİAD’ın çıkarları ve yönelimi de aslında TÜSİAD’dan farklı değil. Rusya ve Çin ile ticaret yapan şirketler ihmal edilebilir düzeyde. Peki ihale şampiyonu 5’li çete mi AKP politikalarına yön veriyor? Bu grupların, bırakın Erdoğan’a yön vermeyi, sahibi oldukları şirketlerin gizli ortaklı paravan şirketler olup olmadığı bile belli değil. Bunun dışındaki irili ufaklı ihale zengini türedi zenginlerin de kayda değer bir toplumsal-siyasal-ekonomik ağırlığı bulunmuyor. Şimdiki ortak MHP ise devlet içerisindeki orta-alt düzey kadrolaşması ve geleneksel küçük burjuva ve işsiz örgütlenmesiyle yönetici sınıfın bir parçası olarak değerlendirilemez.  

Peki Türkiye’deki “rejim değişikliği zorlaması” hangi toplumsal dinamiklere yaslanıyor? Geç kapitalistleşen ülkelere uygun şekilde Türkiye’deki burjuva demokratik kurumsal gelişim kesintiler ve çarpıklıklarla dolu olsa da uzun bir geçmişe ve geleneğe sahip. Tanzimattan Meşrutiyete, Cumhuriyetten çok partili hayata kadar Türkiye’de yüzünü Batı’ya dönmüş bir burjuva devlet geleneği bulunuyor. Tek adam, etrafındakiler ve 5’li çete diye bilinen küçük bir kliği saymazsak bu geleneği sonlandırmak ve yerine çıplak bir diktatörlük oluşturmaktan çıkarı olan bir sınıf bulunmuyor. Bu durumda RTE’nin yükselişi nasıl mümkün oldu? Bu yükseliş ve bağımsızlaşma hakim sınıfların hilafına mı gerçekleşti?

Bu durumu açıklamak için ekonomi ile devlet ve siyaset gibi üst yapı kurumları arasındaki ilişkiye ve bu ilişkinin az gelişmiş ülkelerde aldığı biçime dair bir tartışma yürütmemiz gerekiyor. Marksizm bireye toplumsal güçler dışında tarih üstü güçler yükleyen ya da bir başka anlatımla insanların ne istiyorlarsa başarabileceklerini düşünen idealist anlatıyla uyuşmaz. Diğer taraftan Marx ekonomik determinizme (belirlenimciliğe) yani insanların tarihin mutlak akışı karşısında bir tür kaderi yaşadığı fikrine de karşı çıkar. Marks ve Engels’in Bonapartizm açıklaması, olağanüstü burjuva rejimleri analiz etme çabasının yanı sıra kaba ekonomik açıklamalara karşı sınıf mücadelesinin ve politikanın etki alanlarını vurgulaması anlamında ayrıca değerlidir.

Marx ve Engels, altyapı ve üstyapı arasındaki bağlantının tek yanlı işlemediğini özellikle vurgulamıştır. “Materyalist tarih kavrayışına göre, tarihte nihai belirleyici unsur gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Bundan farklı bir şeyi ne ben ne de Marx öne sürmüştür. Dolayısıyla birisi bu sözleri çarpıtıp ekonomik unsurun tek belirleyici unsur olduğunu söylüyorsa, bu önermeyi içi boş, soyut ve anlamsız bir söze dönüştürmektedir. Ekonomik durum temel olandır ancak üstyapının çeşitli unsurları da -sınıf mücadelesinin politik biçimleriyle bunun sonuçları; yani yasal biçimler ve hatta tüm bu gerçek mücadelelerin katılımcıların beyinlerindeki yansımaları, politik, hukuki ve felsefi teoriler, dini görüşler ve bunların dogmalar sistemi haline gelişi- tarihsel mücadelelerin seyri üzerinde etkili olurlar ve birçok kez biçimlerinin belirlenmesinde üstün gelirler. Bu unsurların tümü arasında bir etkileşim vardır; öyle ki sonsuz olaylar yığını ortasında (yani içlerindeki karşılıklı bağıntılar onları ihmal edilebilir, var olmayan şeyler olarak göreceğimiz kadar uzak veya ispatlanması olanaksız olan şeyler veya olaylar yığını) ekonomik hareket nihai olarak kendisini zorunlu bir konuma koyar.” [6]

Siyaset doğrudan doğruya ekonominin bir yansıması olmadığı gibi burjuva devlet (ve onun uzantısı sayılabilecek olan hukuk da) kapitalist sistemin temel bekçisi ve düzenleyicisi olmasına rağmen basitçe kapitalistlerin memuru ya da emir eri değildir.

Seçimler, Siyaset ve Devlet

Kapitalist sistemde sömürünün perde gerisinde olmasının bir sebebi emekçilerin görünüşte “özgür” olması ise diğer sebebi kapitalistlerin eski sömürücü sınıflardan farklı olarak doğrudan doğruya hükümet ve devlet işini üstlenmiyor olmasıdır. Kapitalist Toplumda Devlet (1969) adlı çalışmasında Miliband olgucu perspektifle ABD’de devlet bürokrasisinde istihdam edilenlerin yüksek sınıfla bağlarını göstermiş olsa da mesele bu değildir. Ordu, yargı, yüksek bürokrasi koltuklarında yoksul kökenlerden gelenler de pekala oturuyor olabilir. Ki bu tarz örneklere dünya genelinde daha fazla denk geleceğimizi varsayabiliriz. Mesele burjuva devletin, hükümetin ve idarecilerin oynadığı kapitalist kurumsal roldür. Devlete “burjuva” karakterini veren bu tarihsel ve nesnel işlevdir. Bu işlev, bürokratların sınıfsal kökenlerinden bağımsız olarak, değişen koşullara uygun şekilde, kendisini düzenli olarak yeniden üretir. Devlet yöneticilerinin doğrudan burjuvalar tarafından oluşmaması ve bürokratların üzerinde onlara emir veren seçilmiş siyasilerin varlığı görüntüsü, devlete sınıflar üstü olma görüntüsü sağlar. Devletin bu sözde tarafsızlığı ve halkın seçtiği kişilerin yönetmesi görüntüsü, burjuva sistemin hegemonyası için elzemdir.

Diğer taraftan Poulantzas, Miliband ile giriştiği tartışmalarda devlete “burjuva” yakıştırması yapılmasına karşı çıkar. Devleti farklı sınıfların üzerinde hegemonya kurmaya çalıştığı bağımsız bir platform gibi anlatır. Poulantzas’ta Eurokomünizmin reformist anlatısını buluruz.  Öte yandan Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’daki formülasyonu çok ünlüdür:  “Modern devletin yürütme gücü, bütün burjuvazinin ortak işlerini idare eden bir komiteden başka birşey değildir” [7] Marksistler devletin işlevini sınıf egemenliğini ve sömürüsünü sürdürmek, bu sömürünün koşullarını düzenlemek ve savunmak olarak görür. Poulantzas bu yaklaşımı fazla ekonomik indirgemeci bulur. Diğer taraftan Poulantzasçı ve Eurokomünist Syriza’nın iktidar deneyimi, burjuva devletin sınıfsal kökenlerinin sol-reformist partilerin iktidar pratiklerinden etkilenmeyecek kadar sağlam olduğunu bir kez daha göstermiştir. Lenin’in “Devlet ve Devrim”deki temel meselelerinden birisi, burjuva devletin düzeltilebileceği yönündeki bu reformist anlayışı çürütmekti. 

Burjuvazinin sömürüyü gizlemesinin ve burjuva hegemonyanın anahtarı seçimli parlamenter düzendir. Seçimler vasıtasıyla halk toplumu yönetiyor gibi görünüyor. Marx biraz da bu aldatmacayı gözler önüne sermek için parlamentolar için ahır benzetmesini kullanmıştır. Gerçekten de burjuva politikacılar ve partiler, seçimler yoluyla, halkın önünde bir oyun sahnelerler ve halk bu oyunculardan bazılarını seçer ve bazılarını da oy vermeyerek cezalandırır. Bu demokrasi oyunu burjuva hegemonyanın en güçlü dayanağıdır. Diğer taraftan bu oyunun sahnelenebilmesi için bazı sınırların gözetilmesi gerekir, yoksa oyun oyun olmaktan çıkar ve radikal unsurlar öne çıkabilir, işler ciddiye binebilir.

Seçimli parlamenter sistemin istikrarlı işleyişi için burjuvazinin gücü ve toplumsal hegemonyası sağlam olmalıdır. Bunun en önemli koşulu, ekonomik şartların emekçiler için tatmin edici olmasıdır. Bunun yanı sıra orta-üst katmanın, akademinin ve entelektüellerin kapitalistlerin çıkarlarıyla uyumlu politik-kültürel bir atmosfer yaratması, sistem adına derinlik sağlaması gerekir. Yine bununla ilintili olarak işçilerin sınıf bilincinin geri ve sınıfsal bağların gevşek olması, burjuva demokrasisinin istikrarı için elzemdir. Böyle bir ortamda farklı burjuva partilerin (büyük paralar harcayarak) seçimlerde yarışması ve emekçilerin bu partilere oy vermesinde sıkıntılı bir durum olmaz. Örneğin ABD’de ülkeyi sırayla yöneten Cumhuriyetçiler ve Demokratlar’ın hangisinin seçimi kazanacağı olağan koşullarda emekçileri çok az ilgilendirir. Ya da Almanya’da seçimleri Hristiyan Demokrat Parti’nin mi, Sosyal Demokrat Parti’nin mi ya da Yeşiller’in mi kazanacağının çok az önemi vardır. Japonya’da Liberal Demokrat Parti’nin mi yoksa Anayasal Demokrat Parti’nin mi iktidar olacağı gerçekte çok az şeyi farklılaştırır. Bu yüzden de gelişmiş parlamenter sistemlerde seçimlere katılım olağanüstü düşük seviyelerde olur.

Diğer taraftan ekonomik krizler, siyasi ve sosyal sonuçlar üretecek kadar şiddetlenirse iş ciddiye biner. Emekçi sınıfların radikal sol temsilcileri yükselişe geçebilir ya da küçük burjuva radikalizminin aşırı sağ öğeleri ya da sağ popülist bir demagog sisteme karşı duyulan hoşnutsuzluğu kendi lehine oy sandıklarına havale edebilir. İşte o zaman burjuva tiyatro sahnesi sıkıntıya düşer. Kapitalizmin olağan anayasal işleyişini bu koşullarda sürdürmek zorlaşır. Devrimci meydan okuma gelişirse askeri darbeler, yargı darbesi ya da faşist terör tiyatro sahnesini fiilen dağıtmaya yönelir. Yakın zamanlarda Yunanistan’da Yunan burjuvazisi ve uluslararası sermayenin, Neo-Nazi Altın Şafak çetelerini sokaklarda vurucu güç olarak hazırladıklarından bahsetmiştik. Sağ popülist senaryoda durum daha farklı gelişir. Her türden burjuva parti ve aklı evvel bir sürü aydın, ulusun tüm demokratik güçlerini faşizme karşı demokrasinin (sistemin okuyun) adayı etrafında birleşmeye (kutsal bir görev olarak sunulur) çağırır. Trump’a karşı Biden, Le Pen karşısında Macron vb.

Sermaye birikiminin sınırlı olduğu az gelişmiş kapitalist ülkelerde seçimli demokrasilerin zemini oldukça kaygandır. Güçlü toplumsal çelişkiler, burjuva hegemonyanın zayıflığı, egemen sınıflar arasındaki çatışmalar, siyasal süreçleri sertleştirir. Gelişmiş kapitalist ülkelerde ise benzer gelişmeleri ekonomik kriz dönemlerinde görebiliriz.

Askeri darbe seçeneği ve seçimli demokrasilerin ortadan kaldırılması, az gelişmiş dünyada bugün de sıkça rastladığımız bir durumken (Myanmar, Bolivya, Mısır vb) sağcı popülist liderlerin seçimlerden doğru yükselmesi de yakın dönemin yeni fenomeni oldu. Bunun örneklerini Bolsonaro, Trump, Modi, Orban ve RTE örneklerinde görebiliyoruz. ABD’de egemen sınıflar neredeyse tümüyle Trump’a karşıydı. Ama o Trump, tüm rezilliklerine karşın az daha yeniden seçilecekti. Seçilseydi eğer, ABD egemen sınıfının Trump’a katlanması gerekecekti, o kadar. Belki onu sınırlayacak ve törpüleyeceklerdi ama “sandık meşruluğuna, seçmenlerin tercihine” halel getirmeyeceklerdi. Bu noktada bir kez daha ekonomi-siyaset, ekonomi-devlet ilişkisini tek yönlü bir ilişki olarak ele almamak gerektiğini görüyoruz.

Az Gelişmiş Ülke Dinamikleri

Bugün Türkiye’de burjuvazinin Erdoğan’dan hoşnut olmadığı çok açık. Erdoğan karşısında kendilerini çok zayıf hissettikleri de belli. Karşı fikir belirtmekten dahi acizler. İşin ucunda kamu ihalelerini alamamak, ağır vergi cezaları ve kamu bankalarından çok ucuza alınan kredilerden mahrum kalmak gibi bedeller var. Bu bedellerden kaçınmanın karşılığı Erdoğan rejiminin burjuva kurumsallığı tahrip etmesini izlemek oluyor. Bir kişinin bunca gücü elinde toplayabilmesini nasıl açıklayabiliriz?

Eşitsiz ve bileşik gelişim yasası işler ve birbirleriyle bağlantılı aşağıdaki üç sonuç ortaya çıkar:

  • Az gelişmiş ülkelerde burjuvazinin zayıflığı, toplumsal ağırlığının olmayışı ve sonuç olarak siyaseti dizayn etmedeki yetersizliği.
  • Az gelişmiş ülkelerde burjuvazinin devlet aygıtı tarafından büyütülmesi. Bu bağımlı gelişimin neticesi olarak burjuvazi karşısında devlet aygıtının gücü.
  • Burjuvazinin devlet ve siyaset katındaki zayıflığı karşısında çoğu durumda uluslararası ortaklarına bel bağlaması.

Bu üç durum aşağıdaki sonuçları doğuruyor:

  • Az gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet aygıtının belirleyiciliği büyüktür. Ama bu, devlet aygıtının sınıflar üstü bir bağımsızlığı olduğu anlamına gelmez. Devlet aygıtı kapitalist işleyişin bekçisi, düzenleyicisi ve kapitalistlere kaynak dağıtımının gerçekleştiricisidir.
  • Devlet aygıtının kontrolü için egemen sınıfın farklı fraksiyonları arasında büyük çatışmalar çıkmaktadır.
  • Olağan burjuva yönetimlerde seçilmiş burjuva partilerin devlet aygıtına hükmetmesi beklenirken az gelişmiş ülkelerde bu, hiç de kolay olmamakta istikrarını ve gücünü hızla kaybeden burjuva partiler bu konuma erişememektedir.
  • Diğer taraftan az gelişmiş ülkelerdeki seçim işleyişi, karizmatik (demagog) liderlerin seçilmesine çok daha yatkındır. Bu liderler, halk desteğini sürdürüp devlet aygıtının kontrolünü ele geçirebilirse Bonapartist özellikler gösteren ya da göstermeyen diktatörler olarak yükselebilirler. Bu durumda devlet aygıtının gücü diktatörün hizmetine koşulmuş olur.
  • Burjuvazi emperyalist merkezlerce desteklenmediği durumlarda inisiyatif alamaz.

Az gelişmiş ülke devletleri emperyalist rekabetin basıncı altında kapitalistleşmeyi hızlandırmak, yerli sermaye gruplarını geliştirmek zorundadır. Serpilen yerli sermaye grupları burjuva devletin kaynak aktarımlarıyla hep hazıra konmuş, inisiyatifsiz ve parazit bir nitelik göstermiştir. Öte yandan az gelişmiş ülkelerdeki ekonomik gerilik, burjuva demokrasisinin zayıf ve istikrarsız olmasını garantiler. Burjuva partiler ekonomik krizlerin sonucu olarak halk desteğini yitirmekte, ardından parçalanmakta ve hızlıca ıskartaya çıkmaktadır. Bu koşullarda burjuvazi (ve uluslararası ortakları) kendi klasik partileriyle hükümet etmekten feragat edebilir. Askeri rejimler sadece sol tehlikeyi bertaraf etmek için değil bazı dönemlerde de burjuva siyaseti yeniden düzenlemek için tercih edilir. Bazen de Bonapartist nitelikler gösteren ya da göstermeyen bir diktatör ya da diktatör adayı yürütmeyi devralır. Böyle bir diktatörlük başına buyruk olabilir, ama neticede burjuva işleyiş garanti altına alınmıştır.          

RTE’nin Bağımsızlık Alanlarını Genişletmesi

AKP’nin iktidara taşınması peşi sıra devam eden ekonomik krizlerin ve 1990’lardaki klasik patron partilerinin (DYP-ANAP) iflasının bir ürünüdür. Büyük burjuvazinin en sınıf bilinçli kesimleri bizzat kendileri siyasete soyunarak bu boşluğu doldurmak istemiş (Boyner – Yeni Demokrasi Hareketi) ama kurulmalarından bir yıl sonra girdikleri 1995 genel seçimlerinde %0.48 oy alabilmişlerdir. Harcanan büyük paralara ve yoğun medya desteğine rağmen yaşanan bu fiyasko, siyaset ve kapitalistler arasındaki ilişkiye dair fikir veren örnek bir durum oldu. Neticede büyük sermaye ve uluslararası güçler (AB-ABD) ilerleyen yıllarda Tayyip Erdoğan’a yatırım yaptılar. Yani büyük burjuva programın uygulayıcısını küçük burjuva radikalizminin (Milli Görüş) içerisinden devşirdiler. Gelgelelim siyasal İslam etkisi RTE üzerinden hiçbir zaman geçmeyecekti. Egemen sınıf içerisindeki çatışmalarda farklı taraflardan aldığı desteklerle, kurduğu ittifaklarla, çatlaklardan ilerleyerek yükselen, giderek bağımsızlık alanlarını genişleten RTE, bu başarısını azalmayan seçmen desteğine borçluydu. Siyasal İslamdan devşirilen RTE kapitalistlerin adamı olarak yükseldi, ama seçimleri kazandıkça yarı özerk bir sağ popülist lider hüviyetine büründü.

RTE’nin bugün egemenler katında pek az bir desteği var. Bu bir yere kadar sürdürülebilir bir durumdur. Burjuvazi, seçimli demokrasilerin sürmesi adına merkezkaç unsurların oy sandıklarından yükselmesini ve bir takım anlaşmazlıkları sineye çekmeyi göze almak durumundadır. Buradaki esas kırmızı çizgi elbette ki devrimci sol tehlikedir. Bunun dışında Tsipras’tan RTE’ye dek bir dizi burjuva politikacının iktidarı almasında ve kendine has bir politika izlemesinde aşılmayacak bir problem görülmez. RTE bugün yerel ve uluslararası sermayenin desteğini büyük ölçüde kaybetse de bu esnek sınırlar dahilinde hareket etmektedir. Bugün RTE’nin kalan desteği esas olarak sağ popülist lidere seçmenleri-hayranlarının verdiği destekle sınırlıdır. Ne var ki ekonomik kriz ve ayyuka çıkan yolsuzluklar ve kötü yönetim yüzünden liderle bağlar zayıflıyor ve Erdoğan ayağının altındaki zeminin sarsıldığını hissediyor. Seçmen desteğinin daha da gerilemesi RTE’yi tümden dayanaksız hale getirecektir. Bu da burjuva normalleşme peşindeki egemen sınıfın arzuladığı ve beklediği bir durumdur.     

Türkiye’de Rejim Değişikliği

Eğer bir rejim değişikliğinden bahsedeceksek Türkiye’nin önünde otoriter tek adam rejimleri olarak Rusya, Azerbaycan, Türkmenistan, İran vb örnekler mevcut. Bu rejimler, zengin doğal kaynaklardan gelen büyük çaplı hazır paraya yaslanıyor. Her biri enerji devi olan bu ülkelerdeki burjuvalar-oligarklar da esas olarak bu zenginliğin bölüşülmesi üzerinden yükseliyorlar. Tepedeki despotlar bu paylaşımı oligarklar, mafya, bürokrasi ve kendileri arasında gerçekleştiriyor. Rusya ve İran’ın Batılı emperyalistlerden “bağımsız” bir çizgi izleyebilmesi ve hayatta kalabilmesi, bu büyük miktarlardaki hazır para sayesinde mümkün oluyor.

Türkiye’deki kapitalist ekonomi ise böyle bir enerji zenginliğine dayanmıyor, tersine Türkiye büyük çaplı enerji ithalatçısı konumunda. Türkiye’deki sistem, küresel kapitalizmle içiçe geçtiğinden dış dünyayla ekonomik-siyasal alışveriş ilişkileri üzerine kurulu. Türkiye’deki burjuvazi, burjuva devlet tarafından, uluslararası ortaklıklara yönlendirilmiş ve bu ilişkilerden doğru yükselmiştir. Sermaye birikim oranı ve tasarrufları az olan, dışarıdan kaynak girişi olmadan nefes alamayacak bir ülke Türkiye. Kısacası Türkiye’nin Batı’dan koparak açık bir diktatörlüğe dönüşmesinin iktisadi temelleri mevcut değildir. Bu yüzden RTE Trump’ın yeniden seçildiği ve Batı bloğundaki olağanüstülüğün sürdüğü senaryonun tutmasını çok istedi. Bu plan tutmayınca Biden’ın gözüne girebilmek için aylardır çaba sarf ediyor. Afganistan’da üstlenmeye çalıştığı rol adeta NATO’ya ikinci kez girmek için yapılan ikinci bir Kore Savaşı deneyimine benziyor. Rusya’nın turizm kartıyla cezalandırdığı AKP’nin Ukrayna’daki savaşkan girişkenliği de ABD’nin gözüne girebilmek için yapılmıştı. AKP’nin Libya, Akdeniz, Mısır, Suud ve İsrail politikalarındaki dönüşler de hep bu yüzdendi.

RTE’nin kendisi de seçimleri kazanan meşru lider olarak kalmayı tercih eder. Ama ya seçimleri kazanamayacağını anlarsa? Rusya’daki gibi burjuva muhalefet partilerini de bitirip (ya da kuşa çevirip) seçimleri formaliteye dönüştürebilir mi? 

Önümüzdeki süreçte RTE için işlerin çok zorlaşacağına şüphe yok. En başta bahsettiğimiz gibi Türkiye’de rejim değişikliğinin iktisadi temelleri bulunmuyor. Ne kadar güçlü görünürse görünsün siyasal kariyeri faşist ortağı Bahçeli’nin iki dudağı arasında. S.Soylu meselesinde görüldüğü gibi manevra alanı Bahçeli tarafından daraltıldı. Daha da ağırlaşması beklenen ekonomik kriz seçmen desteğini günden güne eritiyor. Bu da kırılganlıkları arttırıyor. Bir yandan da başta ABD olmak üzere uluslararası merkezler RTE’ye net sınırlar çiziyorlar. Alt-emperyalist heveslerin tatmin edileceği fazla bir alan da kalmadı. Sadece ABD değil, Rusya da kırmızı çizgilerini bir duvar gibi AKP’nin yüzüne çarpıyor.

Bu şartlar altında, eğer RTE burjuva partilerin muhalefet bloğunu bölemezse %50’lik başkanlık oy sınırını geçmesi giderek umutsuz bir vakaya dönüşecektir. Önünde fazla seçenek yok. Siyaseten tasfiye olacağı bir seçim mağlubiyetini kabullenmek ya da seçim darbesi yapmak gibi çok keskin seçeneklere zorlanmak yerine daha yumuşak ara formülleri düşünmesi olası görünüyor.

RTE’ye Direnç Burjuva Normalleşmenin Ötesine Yönlenmelidir

Yönetici sınıflar katında RTE’nin büyük bir ağırlığı ve baskısı olduğundan bu kesimin AKP’ye karşı olan hoşnutsuzluğu çok nadiren ve çok yumuşak bir dille söze gelebiliyor. Ne sermaye grupları ne de bürokratik elitler, AKP’ye karşı fren vazifesi görebildiler. Bu kesimler kendi çıkarlarını korumaya odaklanmış durumda ve ancak RTE’nin güçten düştüğünün ayyuka çıkmasının ardından seslerini yükseltebileceklerdir. AKP’ye esas büyük fren toplumsal muhalefet olmuştur. Ödenen bedellere ve türlü türlü risklere rağmen toplumsal muhalefet susmamıştır. Bu toplumsal muhalefete şu anda ne yazık ki işçi sınıfı damgasını vurmuyor, ama azımsanmayacak ölçüde yerel işçi direnişleri ara vermeden mücadele ediyorlar. Üstelik metropollerdeki örgütsüz emekçi yığınlar da artık yavaş yavaş ama emin adımlarla AKP’den kopuyor. Türkiye’de toplumsal direnişin çok güçlü sosyolojik tabanları mevcut. Sosyalistler, kadınlar, Kürtler, Aleviler, laik bir yaşam beklentisinde olanların AKP diktatörlüğüyle uzlaşması mümkün değil. AKP’nin geleneksel sağ tabanı bile zayıflıyor. Toplumun ne kadar canlı damarı varsa, başta gençlik olmak üzere, kararlı şekilde AKP karşıtıdır. Muhafazakar ailelerde yetişmiş gençlerin önemli bir kısmı da AKP’den kopuyor. AKP esas olarak toplumsal muhalefetin bu sosyolojik tabanını zayıflatamadığı için hala direnç görüyor ve hala kırılgan durumda.

 

Referanslar

[1]             Günümüz Faşizmi üzerine Dair Bazı Notlar, Birgün, Ocan 2021

[2]             Deleuze ve Guattari, A Thousand Plateaus içinde, İngilizce’ye çeviren Brian Massumi (University of Minnesota Press, 11. baskı 2005) s. 214-215. Bu pasajı Derya Yılmaz e-skop için çevirmiştir ve metin oradan alınmıştır.

[3]             Troçki, Faşizme Karşı Mücadele, s.424

[4]             https://baslangicdergi.org/anayasa-ve-turkiyenin-bonapartist-ugragi/ 

[5]             Forgacs, D., (2010), Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar – 1916-1935, İstanbul: Dipnot Yayınları, s. 333.

[6]             Friedrich Engels’ten J.Bloch’a Mektup, Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar 1890-94, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s. 15-18.

[7]             Marx, K. ve Engels, F. Komünist Manifesto, Ankara: Sol Yayınları, s.37

 

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı