/ Dünyadan / Almanya Seçimleri Ne Anlatıyor? – Emre Güntekin

Almanya Seçimleri Ne Anlatıyor? – Emre Güntekin

on 8 Ekim 2021 - 14:11 Kategori: Dünyadan, Emre Güntekin
Facebooktwitterlinkedin

Almanya’da 26 Eylül’de gerçekleşen federal seçimler ülkede yeni bir dönemin kapısını araladı. Seçimler sonucunda Merkel’in 16 yıldır süren şansölyeliği sona erdi. Seçimlerde Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) % 25,4 oy oranıyla birinci parti olarak çıkarken, Hristiyan Birlik Partileri (CDU-CS) % 24,1 oy oranıyla ikinci sırada yer aldı. Seçimde sırasıyla Yeşiller Partisi % 14,8, Hür Demokrat Parti (FDP) % 11,5, faşist AfD % 10,3 ve Sol Parti (Die Linke) % 4,9 oranında oy aldı.

Seçimlerin ardından şu günlerde Almanya’da koalisyon hükümetinin nasıl oluşturulacağı merakla bekleniyor. Zira SPD ile CDU-CS arasında koalisyon hükümetine liderlik etme konusunda bir rekabet bulunurken; Yeşiller ve FDP gibi. Partiler koalisyon oluşumunda kritik roller üstlenmek için çabalıyorlar. Şimdiye dek kesin olan tek şey koalisyonu kim oluşturursa oluştursun ittifaka faşist AfD’yi dahil etmeyeceklerini açıklamaları olarak görünüyor.

Seçimler Almanya’nın iç politikası açısından dikkate değer sonuçlar barındırıyor. Özellikle de siyasi yelpazenin solunda görülen partiler açısından. Covid-19 pandemisi ile birlikte sosyal ve ekonomik sorunların hemen her yerde olduğu gibi öne çıktığı Almanya’da emekçi katmanların siyasi partilerin bu konuda söyleyeceklerine kulak kabartacakları açıktı. Her ne kadar birinci parti olsa da, SPD’nin Yeşillerle birlikte iktidarda olduğu 1998-2005 yilları arasındaki dönem Alman emekçi sınıflarının sosyal ve ekonomik haklarına yönelik en ağır saldırıların gerçekleştiği bir zaman dilimi olarak hafızalardaki yerini koruyor. SPD’nin 2002 yılından bu yana ilk kez bir seçimden zaferle ayrılmış olmasında kendi başarısından öte rakiplerinin yaşadığı başarısızlık dikkate alınmalıdır.

Öte yandan hem sermaye hem de toplumun mevcut ekonomik istikrarın korunmasından yana olan kesimleri için SPD’nin şansölye adayı Olaf Scholz güvenilir bir liman olarak öne çıkıyordu. Hem yeşil dönüşüm sürecinde geleneksel otomotiv, kimya, çelik gibi endüstrilerin ayrıcalıklarını iklim krizinin çözümü uğruna feda etmeyen sermaye dostu bir program önermesi hem de asgari ücretin saatlik 12 Euro’ya yükseltilmesi gibi çıkışları mevcut kriz ve pandemi ikliminde sınıfsal gerilimleri soğurabilecek bir aday olarak öne çıkmasına olanak sağladı.

Seçimlerde Yeşiller Partisi’nden ciddi bir çıkış beklense de, partinin oy oranlarının beklenildiği kadar artmadığı görüldü. Seçim öncesi anketler Yeşiller’in % 24’lere ulaşabileceğini ifade ediyordu. Özellikle partinin iklim krizi konusundaki geçmişi tam bir fecaat olsa da, son yıllarda söylemlerinin merkezinde bu konuya ağırlık vermesi toplumsal popülaritesinin artışında önemli bir rol oynamıştı. Sadece toplumda değil, Yeşillerin AB’de artık sermayenin ana gündemlerinden olan iklim krizine çözüm olarak kapitalizmle uyumlu bir dönüşüm önermesi kapitalistlerden de beklenen desteği görmüştü. Fakat partinin şansölyeliğe aday olarak gösterdiği Annalena Baerbock’un intihal yaptığının ve ek gelirlerini beyan etmediğinin ortaya çıkması, bazı konuşmalarında ırkçı ifadelere yer vermesi partinin seçmen desteğinin son düzlükte erimesine yol açtı.

Özellikle geçmiş seçime göre yaklaşık % 4,3’lük bir oy kaybı yaşayan Die Linke’nin yaşadığı fiyasko dikkate değer, fakat bir o kadar da şaşırtıcı değil. Die Linke iktidarda olduğu eyaletlerde geçmişten günümüze kelimenin tam anlamıyla rezalet bir sınıf işbirlikçisi performansa imza atarken; sosyal harcamalarda yaptığı kesintilerle, göçmen karşıtı tavrıyla ve pandemiye karşı mücadelede gösterdiği başarısızlıkla hatırlandı. Parti enerjisinin önemli bir bölümünü emekçi sınıfların ve gençliğin sorunları yerine seçim sonrasındaki koalisyon hesaplarına ayırdı; koalisyon ortaklığı için sık sık SPD ve Yeşillere seslendi. Bir anlamda Die Linke, SPD ve Yeşiller Partisi gibi siyasal rakipleriyle benzeştiği ve uyumluluğunu kanıtlamaya çalıştığı ölçüde emekçi sınıfların ve gençliğin çekim merkezi olmaktan uzaklaştı ve seçmen kitlesini bu partilere kaptırdı. Her ne kadar Podemos ve Syriza gibi iktidar yüzü görmemiş olsa da Die Linke de parlamenter reformizmin ve düzenle uyumlu kitle partisi modelinin iflasının bir öznesi olarak şimdiden tarihteki yerini alacaktır.

Almanya’da siyasal gelecek nasıl şekillenirse şekillensin ton farklılıklarına rağmen sistemin işleyişinde büyük değişimlerin yaşanması beklenmiyor. Alman egemenlerinin özellikle Merkel döneminde emperyalist rekabette izledikleri saldırgan ve militarist politikaların devamını garanti edecek bir koalisyona açık çek verecekleri ortada ve mevcut hiçbir alternatif şimdilik bu statükoyu sarsacak gibi görünmüyor. Dahası kapitalist kriz derinleştiği ölçüde hemen her alternatif cebinden sınıf düşmanı bir ajandayı çıkarmaktan imtina etmeyecektir. Seçimden görüleceği üzere toplumdaki hoşnutsuzluklara rağmen Almanya’da radikal solun toplumda zayıf bir etkiye sahip olmasıdır.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı