Home / Manşet / Eren Ali Bingöl’ün Hatırlattıkları – Emre Güntekin

Eren Ali Bingöl’ün Hatırlattıkları – Emre Güntekin

CHP’li Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl, uzun süredir beklenildiği üzere AKP’ye geçti. Geçebilir, artık bu sıradanlaşmaya başladı. Özlem Çerçioğlu AKP’ye katıldığında gösterilmeyen veya cılız kalan tepki bu yolu artık sıradanlaştırdı. Tıpkı Ahmet Özer’e kent uzlaşması nedeniyle ilk operasyon yapıldığında gerekli/yeterli tepkinin verilmemesinin diğerlerinin önünü açtığı gibi. Neyseki, 19 Mart’ta bu kez gençlik oldukça cesur bir şekilde öne atılarak, bedel ödemeyi göze alarak İBB’nin gasbedilmesinin önüne geçti de zevahir kurtarıldı. Ancak sonsuza kadar aynı enerjiyle sokakta kalınmayacağı açıktı ve gençlik geri çekildiğinde CHP’ye mutlak butlan davasıyla Kılıçdaroğlu geri getirildi; şimdi birbiri ardına Çankaya, Üsküdar, İzmit, Etimesgut belediyelerine operasyon gerçekleştirildi. Eren Ali Bingöl’ün de aralarında olduğu 3 ilçe belediye başkanı da geçtiğimiz günlerde AKP’ye katıldı.

Özgür Özel’in T24’te yayınlanan röportajından da öğrendiğimiz üzere Eren Ali Bingöl bir süredir kıskaç altına alınmış. Özellikle de AKP’li belediyeden kalan devasa imar rantı yolsuzluğu üzerinden. Bingöl de bir süredir bu yolsuzluğu 50 bin Tuzlalının mağduriyetlerinin giderilmesi bahanesiyle İBB kanalıyla yasallaştırmak için uğraşıyordu, İBB’ye eleştiriler getiriyordu. İBB’de haklı olarak bu yolsuzluğu paklamanın kendi görevi olmadığını, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın çözmesi gerektiğini söylüyordu. Özgür Özel’in röportajı da bunu teyit ediyor.

Tartışmamız gereken mesele tabi ki bu değil.

Muhalefetin saflarında iki insan tipolojisi var karşımızda: Bir yanda Eren Ali Bingöl örneğinde görüldüğü üzere ilk fırsatta kirişi kırıp AKP saflarına katılanlar… Diğer tarafta da AKP’ye katılacağıma gidip paşa paşa yatarım diyen örnekler… Muhtemelen artık alenileştiği üzere bu cenahın da önüne teklifler gitmiş olabilir. Muhalefet saflarından birilerinin gerekli bedelleri ödemeyi göze alması da önemlidir. Toplumsal muhalefetin motivasyonunun tamamen kırılmasının önüne geçer, gidip paşa paşa yatmanın o kadar da korkulacak bir yanı olmadığını gösterir. Korku eşiğinin yükselmesine yardımcı olur. Bu vesileyle Deniz Göktaş’a tekrar selam olsun!

Otoriter Rejimler İnsandan Ne İster?

Otoirter rejimlerin tarihinden bildiğimiz üzere insani değerlerde bir çöküşü ve yozlaşmayı da beraberinde getirir. Bunun bir örneğini yaşıyoruz. Özellikle derin yoksullaşma, işsizlik, bitmek bilmeyen borçlar ve bu girdaptan çıkış umutlarının tükenmesi insani/ahlaki değerleri tüketen maddi temelleri oluşturur. Özellikle toplumsal mücadele gerilemişse, çıkış reçetesini gösteren büyük idealler, ütopyalar işyerlerinde, sokakta, medyada, edebiyatta, sinemada kısacası toplumsal yaşamda kendine yer bulamaz hale gelmişse; Haluk Levent gibi çöküş karşısında umut bağlanan kamusal figürler derin hayal kırıklıklarının müsebbibi olmuşsa… Çok az insan bu karanlıkta kendi önünü aydınlatabilecek ışığı bulabilir. Gerisi hemen her yandan boca edilen bireysel kurtuluş fırsatlarının cazibesine kapılır; toplumsal dayanışmanın yerini bireysel rekabet alır. Kısacası ortada kelimenin gerçek anlamıyla bir toplum kalmaz, atomize olur.

Siyaset sahnesinde bu yozlaşmanın daha vahim örneklerini sıkça görür hale geldik. Sadece iktidar saflarında değil; “muhalefet” saflarında da. Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Barış Yarkadaş gibilerini kastetmiyoruz elbette. Artık muhalif figürleri baskılamanın yetmediği, onların muktedir karşısında nedamet getirmesinin şart koşularak tamamen teslim alındığı bir aşamaya geçtik. Ailelerin birer tehdit unsuru olarak kullanılması böyle bir aşamanın ürünü. Bir siyasetçinin teslim alınması yetecek mi? Elbette yetmeyecek. Otoriter rejimlerin ruhunu yansıtan önemli eserlerden biri olan Afrikalı yazar Ngũgĩ wa Thiong’o’nun Kargalar Büyücüsü romanında mutlak bir gücü temsil eden hükümdarın gözüne girebilmek için bir bakan operasyon geçirerek gözlerini büyütür. Amacı hükümdarın gözü olabilmektir; mükafatını alır dışişleri bakanı olur. Bir diğeri gider bu kez kulaklarını büyütür. Hükümdarın güvenliği için herkesten daha iyi duymak ister; başarır da. Mükafatını yine bakanlıkla alır. Bunları gören bir başkası gider, hükümdar adına daha çok konuşabilmek için dilini büyütmek ister. Ama hesap edemediği ağzına sığmayan dilinin yarattığı çirkinliktir. Yine mükafatını alır, iyi bir koltukla ödüllendirilir. Bu davranış biçimi zincirleme bir reaksiyon halinde devam eder. İstenilen insan kalitesi budur. Kısacası ödenen bedel tam bir kişiliksizleşmedir. Eren Ali Bingöl’ün rozet takma törenindeki gözlerinin şişkinliği, suratının düşüklüğü olsa olsa böyle bir dönüşüme işaret eder. Ondan ve diğerlerinden rejim bu kişiliksizleşmeyi almadan tam amacına ulaştığını düşünmeyecektir. Kimilerinin bu kişiliksizleşmeyi gönüllü kabullendiğini de görüyoruz tabiki.

Peki bu insanlar; Çerçioğlular, Özarslanlar, Bingöller, Karakaşlar bu koltuklara nasıl tırmanmışlardı? Gökten zembille düşmediler elbette. Yeni Parti’nin bir yeniliği temsil etme iddiası taşıyacaksa üzerine düşünmesi gereken konu budur. CHP yıllarca belediyeler etrafında şekillenen mikro-iktidarın konforunu yaşadı; halihazırda kişiliksizleşmeye oldukça müsait figürler el üstünde tutuldu. Bugünün “yeni”leri de eskinin bir parçasıydı. Yeni Parti’de de eskinin tartışmalı figürlerinin yine köşe başlarında yer almaları büyük bir dönüşüm yaşanmadığını, bu konuda gerekli iradenin ortaya konmadığını gösteriyor.

Dava İnsanı Olmak ya da Olmamak

Elbette meseleyi bir bireyin ahlaki sınırlarıyla veya sosyalizme dair inançlarıyla kısıtlı olarak tartışmak da yeterli değil. Mesele eninde sonunda bir davaya, kurtuluşa dair tarihsel bir iddiaya, ideolojiye, programa sahip olunup olunamadığına ve bunun kolektif, örgütlü bir mücadeleyle tamamlanıp tamamlanmadığına dayanıyor. İnsanlık tarihini bu kirlilikten arındıracak bir davaya aklınızla, ruhunuzla, tüm bedeninizle bağlıysanız karşılaşacağınız güçlükler sizi yıldıramayacaktır.

Örneğin bugün hala sosyalizm diye bir gerçeklikten bahsediyorsak bu; bilimsel bir gerçekliğe sahip olmasının yanında ahlaki bir üstünlüğe sahip önderler elinde elden ele taşınmasıyla mümkün olmuştur. Marx oldukça derin yoksulluk bir yoksulluk içinde Kapital’i yazdı. Öyleki üç çocuğunun bu yoksulluk nedeniyle ölümlerine tanık oldu; eşi Jenny, küçük kızları Franziska’nın ölümünün ardından kefen ve tabut alabilmek için borç para aramak zorunda kaldı. İstese Marx dehasıyla çok büyük maddi imkanlara erişemez miydi; tabi ki erişirdi. Lenin ömrünü büyük badireler, yoksulluklar, ileride beyin hasarına yol açacak yoğun bir stresle Bolşevik Parti’nin inşasına adamayıp o yeteneğiyle çok büyük bir avukat olamaz mıydı; olabilirdi. Troçki oğulları Lev ve Sergi’nin ve daha birçok yakınının, yoldaşının büyük temizlik sırasında katledilmelerine tanık oldu; ancak devrimci Marksizmin geleceğe aktarılması davasından bir adım geri atmadı.

Tabiki bu örnekler, yukarıda bahsi geçen isimler için oldukça yüksek hatta erişilmez bir çıta. Böyle bir beklentimiz de yok. Ancak sosyalistlerin böyle bir geçmişe sahip olduklarını tekrar tekrar hatırlamaları, bunlardan ilham almaları gereklidir.

 

 

 

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir