- Çerçeve Yasa Neyi Çevreliyor?- Güneş Gümüş - Ağustos 6, 2026
Bahçeli’nin 2024 Ekim başındaki çağrısıyla kamuoyunun gündemine gelen “müzakere süreci”, iki yıl boyunca oyalandıktan sonra dün, imzacı milletvekillerinin bile öncesinde içeriğini bilmediği bir yasa değişikliğiyle “somutlaştı.” Uygulanması belki bir yıl daha sürecek bu düzenleme, ortaya bir af bile koymuyor; kısmi bir ceza ertelemesi sunuyor. Soruşturma ve kovuşturmalar, öngörülen cezanın süresine göre erteleniyor, ama zaman aşımından muaf tutularak. Yani ülke baştan sona açık cezaevine çevrilirken, iktidarın çizdiği sınırın dışına taşıldığında yararlananları yeniden parmaklıklar ardına atmayı kolaylaştıran, yeni “siyasi rehineler” üreten bir mekanizma! Bu da müzakere sürecinin “çerçeve yasası” diye pazarlanıyor. Malum, AKP iktidarı siyasi rehine ve şantaj konusunda kendisini sürekli aşıyor.
Müzakere sürecinde Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarına dair hiçbir gündem, plan ya da vaat bulunmuyor. İnsanların cezaevinden çıkması elbette önemli, ama biliyoruz ki bu diktatörlük ortamında, AKP canı sıkıldığı anda o cezaevlerini yeniden Kürt mahpuslarla doldurmakta zorlanmayacaktır. Unutmayalım, daha üç yıl önce Erdoğan seçimleri tamamen “Cehepekaka” (CHPKK) söylemi üzerine kurarak, ultra şoven ve Kürt düşmanı bir atmosferle kazanmıştı. AKP-MHP bloğunun ne tiynette olduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım.
Uygulanması bugün başlansa yıllar alacak bir süreçten bahsediyoruz, ama önümüzdeki bir, bilemediniz iki yılda dananın kuyruğu kopuyor, ülkede rejim değişikliği yaşanıyor. AKP, bu büyük virajı dönerken toplumsal muhalefetle baş etmek zorunda. İşte tam da bu zorlu dönemeçte toplumsal muhalefetin en enerjik ve kitlesel aktörlerinden birisi olan Kürt dinamiği toplumsal muhalefetten ayrıştırılıyor. DEM Parti muhalefet partisi olmaktan fiilen çıkarılıyor. Böyle bir ortamda DEM Parti’nin Erdoğan’ın canını gerçekten sıkan işler yapması mümkün değil. Hepimiz biliyoruz…
Ayrıca bu son müzakere süreci, bir güç dengesi/pat durumu sonucu ortaya çıkmış bir anlaşma değil; geçmişteki müzakere süreçlerinden temel farkı da bu. İktidar sözcüleri de sürekli bunu vurgulayarak milliyetçi tabanı teskin ediyor. Bu yüzden bu son süreç, 1998’deki İrlanda’daki Hayırlı Cuma Anlaşması’ndan çok Kolombiya’daki FARC sürecine benziyor. İşin gerçeği, mevcut durum Kolombiya örneğinden de oldukça geride. Silah bırakmanın bir önkoşul olarak ortaya konması, zaten bu asimetrik güç dengesinin bir tezahürü.
Kürt halkının ulusal ve demokratik kazanımları ile genel demokratik haklar kopmaz şekilde birbirine bağlıdır. Ama hadi diyelim böyle değil, bodoslama bir ulusalcı refleksle “Kürtler kendi işine baksın, ülkenin genelinden bize ne” densin; o zaman da Kürtler ne kazanıyor diye sorulacaktır. Öyle ya, “süreç” devam ederken AKP marifetiyle Rojava’daki tarihsel Kürt kazanımları ortadan kaldırılmadı mı? Sürecin mahiyeti bu örnekle şaşmaz biçimde netleşiyor.
AKP iktidarı, Türkiye tarihinde “Cumhuriyet” parantezini tamamen kapatmak için son hamlelerini yapıyor. 24 yıllık iktidarını kurduğu ittifaklarla ve bu ittifakların sağladığı imkânlarla ayakta tuttu; istediği virajı döndükten sonra da ortaklarını teker teker bir kenara fırlattı ya da tasfiye etti. Bugün Kürt ulusal hareketi aynı tuzağa doğru yürüyor. İktidarın toplumsal hegemonyası çökmüş durumda; artık ancak sopa gücüyle, hatta seçme-seçilme hakkını fiilen ortadan kaldırarak ayakta kalabiliyor. Bu virajı da dönmeyi başarırsa, Apocu kadroların ve Dem Parti’nin kıpırdama şansı zaten kalmayacak, iktidarın çizdiği rotanın dışına çıkmaları mümkün olmayacak. Elbette ki bu durumda da Kürt halkı kendisine yeni yollar ve kanallar açacaktır; orası ayrı bir konu.
AKP açısından sürecin anlamı, tam da bu tarihsel virajı dönerken, yani tek parti-tek adam rejimini konsolide ederken, Kürt hareketinin iktidara yönelik muhalefetini bitirerek sokaktaki eylem enerjisinin birleşmesini engellemek. Bahçeli’nin bu tablodaki işlevi ise farklı bir hesaba dayanıyor: Ortadoğu’da taşlar yerinden oynarken, silahlı Kürt baş ağrısından kurtulma fırsatını değerlendirmek ve hazır Öcalan hayattayken, onun gücünden bu yönde yararlanmak. Ne de olsa Kürtlere verilen bir şey de yok; içleri rahat. Erdoğan ve Bahçeli arasındaki ilerleme-dengeleme mekanizması birbiriyle çelişmeyen amaçlar için yönetilmesi gereken bir metodolojiyi gerektiriyor ki gördüğümüz kadarıyla bu konuda da bir hayli başarılılar.
Uluslararası Boyuta Dair
Nitekim bu noktada, sürecin arkasındaki bölgesel resim de kendini ele veriyor. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve (yakın zamana kadar) Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Türkiye’ye adeta bir sömürge valisi edasıyla “müşfik bir monarşi” ve “Osmanlı millet sistemi” öneren yaklaşımı, Bahçeli’nin önerdiği Alevi ve Kürt cumhurbaşkanı yardımcılığı modeliyle çarpıcı biçimde örtüşüyor. Ne tesadüf! İkisi de aynı çözümü işaret ediyor: ulus-devletin resmi eşitlikçi (her ne kadar kağıt üzerinde kalsa da) çerçevesini bir kenara bırakıp, kimlikleri devletin tepesinde sembolik koltuklarla “temsil eden,” ama aşağıda hiçbir kolektif hak ve özerklik tanımayan otoriter bir üst-yapı.
Ulus-devletin gerçekten aşılması gereken bir ufuk olduğu elbette doğru, ama bu, kul-teba mantığındaki Osmanlı millet sistemine, yani tebaanın padişahın lütfuyla var olduğu bir imparatorluk bakiyesi mantığına geri dönerek olmaz. Bu, ilerici bir aşma değil, bir gerileme; eşit yurttaşlık talebinin yerine, yeniden hiyerarşik bir “hoşgörü” rejimini koymaktır.
Kaldı ki ABD emperyalizminin Kürtlere gerçek yaklaşımı zaten Suriye’de açık biçimde ortadadır. Barrack’ın Rojava’daki tarihsel kazanımlara dönük son derece kaba/küçümseyici yorumları; SDG’nin “IŞİD karşıtı temel ortak olma rolünün amacını tamamladığını,” Kürtler için “en büyük fırsatın” artık Şara liderliğindeki yeni hükümetle bütünleşmek olduğunu ilan etmesi, Washington’ın Kürtleri ne zaman elverişli bir müttefik, ne zaman da masaya sürülecek bir pazarlık kozu olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyor. ABD, Kürt güçlerini bugün Şara’ya feda etmekte hiç tereddüt etmedi. Aynı mantığın Türkiye’de de bu şekilde işlediğini görmemek saflık olur.
Sosyalistler Türkiye’deki diktatörlüğe karşı demokratik haklar mücadelesine yoğun bir şekilde katılırken, Kürt halkının ulusal ve demokratik eşitlik mücadelesini destekleyecek ve bu mücadeleyi sınıfsal özlemlerle birleştirecektir.













