/ Devrimci Perspektif / Devalüasyon, Enflasyon, Ekonomik Yıkım: Karlı Çıkmaları Mümkün mü? Güneş Gümüş (SEP Genel Başkanı)

Devalüasyon, Enflasyon, Ekonomik Yıkım: Karlı Çıkmaları Mümkün mü? Güneş Gümüş (SEP Genel Başkanı)

on 2 Aralık 2021 - 07:21 Kategori: Devrimci Perspektif, Ekonomi, Kriz
Facebooktwitterlinkedin

Ülkede son 3 yılda döviz kurundaki sıçramaların biri diğerini izliyor ama hiçbir döviz şoku ekonomi açısından bugünkü ölçüde şiddetli ve tehlikeli olmamıştı. İktidarın döviz kuruna müdahale edecek araçlardan mahrum olduğu için kuru kontrol etme hedefini terk ettiği bir ortamda Dolar’ın nerede duracağı belirsiz hale geliyor. Saray rejimi ise yangının üstüne benzin döküyor. Bir günde TL’nin yüzde 20’ye yakın değer kaybı yaşamasının gerisinde Erdoğan faiz indiriminden geri adım atmayacağını, piyasa ekonomisinin kurallarıyla kavgalı bir ekonomi planını yaşama geçireceğini ilan eden konuşması vardı. Piyasanın “işler sarpa sarıp döviz sıçrayınca faiz artırırlar” iyimser beklentisi çöpe gidince Dolar’a hücum başlamış oldu.

Saray rejimi, ekonomiyi canlandırma hayaliyle faizi %12’ye kadar çekeceği için ekonomiyi daha kara günler bekliyor! Sonuçta iktidar seçimlerde bir zafer uğruna her yolu denemeye açık; buna kısa vadeli çıkarları için ekonomiyi çökertmek de dahil. Peki göze aldıkları TL’deki devalüasyondan, enflasyondan, ekonomik yıkımdan kısa vadeli de olsa ekonomik bir iyileşme çıkar mı?

Plan Ne?

Saray’ın ekonomi planı şöyle anlatılıyor: TL’nin değersizleşmesi ihracatı güçlendirecek, emek gücü ve yatırımların ucuzlaması doğrudan yatırım yapacak yabancıları ülkeye çekecek, küresel ölçekte tedarik zincirindeki sıkıntı Türkiye’ye kapı açacak. Bu plana, muhalifler ülke endüstriyel birikiminin ucuza yabancılara aktarılacağı söylemiyle sayıp döküyor; yandaşlar da Türkiye ekonomisinin önünün açılacağı iddiasıyla alkış tutuyor. Olmayacak bir mesele üzerinden kavga yaşanıyor.

Dünya çapında kar oranlarının düşme eğilimi aşılamamış bir sorun olarak dururken; sermaye üretimden kaçıp spekülasyon üzerinden beslenmenin peşine düştüğü kriz koşulları yaşanırken Türkiye’de ucuza fabrika kapatma peşinde düşen yabancı yatırımcı filan yok. Aksine döviz şokundan nemalanmak isteyen spekülasyoncular vur-kaç taktiğiyle hareket ediyor:

“…yatırım için kullanacağınız 1 milyon dolarınız var. 13.5 TL’lik dolar kurundan elinizdeki dolarları bozduruyorsunuz: 13.5 milyon TL. Halihazırda fiyatı TL bazında zaten çok düşük olan örneğin X hisse senedinden hisse başına 7 TL’den 1 milyon 928 bin adet aldınız. Hisselerin fiyatı bu dönemde yüzde 4 yükseliş marjı yakaladı. Elinizdeki hisselerin toplam değeri bu süre içerisinde 14 milyon TL oldu. Baktınız ki kur yeniden 11.59 TL’ye kadar inmiş. Hisselerin hepsini sattınız ve tekrar dolar aldınız. Artık 1 milyon 211 bin dolarınız var. Dünyanın hangi ülkesinde bir gün içerisinde dolar bazında yüzde 21’lik bir getiri elde edebilirdiniz? Dolar-borsa-yabancı üçgeninde şu sıralar dönen oyun tamamen bu.”(https://www.dunya.com/finans/haberler/borsa/yabanci-yatirimcinin-1-gunde-yuzde-21-getiri-vurgunu-haberi-641077)

Hadi diyelim iflaslar sonrası kelepir hale gelecek fabrikalara talip çıktı; bunun ekonomiye etkisi seçime kalan – 2023 Haziran desek bile – 18 ayda filan ortaya çıkmadığı gibi iflaslar sonrası işsiz kalan yoksul emekçilerin yaşadığı sıkıntıların AKP oylarına olsa olsa kötü yansıması olur.

AKP’nin de etkileri orta ve uzun vadede olacak doğrudan yabancı yatırım peşinde filan olduğu yok. Aslında Saray rejiminin iyice hesaplanmış bir ekonomik planı da yok. Yoksa büyük oy kaybı yaşarken ekonomi planı diye emekçi halkı yoksullaştırırken bir avuç sermayedarın zenginliğini büyütecek bir reçeteyi ballandıra ballandıra anlatmazlar. Ekonomiyi toparlamak için elde ne kaynak, ne araç kaldı; etrafı yıkıp dökme pahasına son kozlar oynanıyor. Faiz indirimlerinin tüketimi biraz canlandırması, Dolar’ın bir noktada durması ümit ediliyor.

İhracatçının Yüzü Gülebilir mi?

Gelelim iktidar yandaşlarının parlattığı ihracatçıların durumuna. Öncelikle 2020 yılında toplam ihracat yapan firma sayısı 88 bine yakın olsa da ihracat kapasitesi göre sıralarsak İstanbul, Kocaeli, Bursa, İzmir, Gaziantep, Ankara, Manisa, Denizli’deki toplam 790 firma 170 milyar dolarlık toplam ihracatın 76 milyar dolarlık kısmını gerçekleştiriyor. Kısacası ihracattan asıl kazançlı çıkan sermayedar sayısı oldukça sınırlı bir kitle. AKP, kritik bir seçim virajındayken halkın hoşnutsuzluğu büyük bir oy kaybı olarak kendini gösterirken sayıca ufak bir patron kitlesini mutlu etmek en büyük dertleri olmasa gerek.

Kaldı ki 2020 yılındaki ihracatın yaklaşık %20’sini gerçekleştiren en çok ihracat yapan 25 şirket bile salt ihracata dayanmıyor; iç piyasadaki kötü gidişat bu firmaları da etkilemekte: Ford (%13 iç pazar), Toyota (%23 iç pazar), Oyak-Renault (%31 iç pazar), Vestel (%23 iç pazar), Kibar (%40 iç pazar), Arçelik, TGS, Tofaş, TÜPRAŞ (%82 iç pazar), Mercedes-Benz (%11 iç pazar), Habaş, İstanbul Altın Rafinerisi, Bosch, Bsh Ev Aletleri, İçdaş Çelik Enerji Tersane, Star Rafineri, Pergamon Status, Diler Dış Ticaret, Şişecam (%39 iç pazar), Ciner (%11 iç pazar), Ekom Eczacıbaşı, Eti Maden (%3 iç pazar), Taha Paz. ve Mağazacılık, Yücel Boru, Man Truck & Bus.

İhracatın Dolar artışından ne ölçüde kazançlı çıktığını anlamak için döviz kurundaki yükselmenin maliyetlerdeki etkisine bakmak gerekir. İhracat girdilerinde ithal hammadde, ara malın önemli bir payı var. Türkiye’de tamamen yerli hammadde kullanarak net ihracat yapan sektör, firma sayısı sınırlı. İhracat büyük oranda dışarıdan alınan hammaddelerin işlenerek yurt dışına satılmasına dayanıyor. 2020 yılında yaklaşık 220 milyar dolarlık toplam ithalatın 162 milyar dolarlık payı ara malların ithalatına ait. Dövizin yükselmesiyle bu ithalat kalemleri bazlı maliyet artışı olacak. Döviz artışı önemli bir harcama kalemi olan enerji fiyatlarını da artırıyor ki enerji fiyatları küresel ölçekte zaten artış yaşıyor. Girdi maliyetlerindeki yükselmeye enerji fiyatlarını ve de enflasyon karşısında artmak zorunda olan işçilik maliyetlerini de eklediğimizde dövizdeki artış salt kar olarak bu sermayedarların kasasına akmayacağı görülüyor.

Kaldı ki Türkiye sanayisinin çapı kısa vadede küresel ölçekteki tedarik sıkıntılarını giderme merkezi olmaya aday olamayacak kadar küçük. İhracattaki bir canlanma nedeniyle yeni yatırımlar yapmayı göze almayı zorlaştıran bir belirsizlik ortamı da cabası. 150 milyar dolarlık bir katma değer üretebilen imalat sanayinde kapasite kullanımının sınırları zorlansa bile fark yaratacak bir üretim ortaya çıkamıyor:
“TCMB her ay sanayide kapasite kullanma oranlarını (KKO) yayınlıyor. Mayısta %75,3 olmuş. 2010 yılı Ocak ayından bugüne kadar… KKO ortalaması %76 olmuş. Sadece 2017 yılının ikinci yarısında %79’u geçmiş… teknik olarak, kurlar ne olursa olsun, KKO’nın %80’in üzerine çıkması imkânsız gözüküyor… Mayıs ayı KKO’nı %75,3 olduğu için, yurtdışından, ihracatçılara sipariş yağsa, ihracat, en çok %4,7 oranında artabilir” (https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/sanayisizlesme-ve-rekabetci-kur-1589623)

Ekonomiyi Ne Bekliyor?

AKP, 19 yıllık iktidarı boyunca ekonominin ithalata bağımlılığını büyük oranda artırdı. Yurtdışından sıcak para akışı bol ve düşük faizle borç para bulmak kolayken, Dolar-Euro değersizken kaynaklar sanayileşme atılımı için kullanılmadı. Ne AKP iktidarında ne de kolay yoldan para kazanmaya alışmış sermaye gruplarında böyle bir vizyon vardı. Aksine 2013’e kadar süren sıcak para bolluğu ülkede tarım, hayvancılık ve birçok üretim alanının yerini ithalat alması ve sanayisizleşmenin yaygınlaşmasıyla sonuçlandı.

İthalata bağımlı bir ekonomi demek döviz kurundaki artışın üretimde kullanılan ithal girdilerin maliyetinin artışı sonucu malların, hizmetlerin pahalanması; enflasyonda artış demektir. Türkiye’de sanayi üretiminin toplamı içinde ithalatın payı %60 civarındadır:

“2020’de 140 milyar $’lık üretime ilave olarak 218 milyar $’lık mamul ve yarı mamul sanayi ürünü de ithal edildi. Yani ihracat öncesi, yurtiçinde, toplam maliyeti (140+218=) 358 milyar $ olan sanayi ürünü veya hammaddesi oluştu. Bu tüketilecek ve/veya ihraç edilecek toplam sanayi ürünleri içinde ithal ürünlerin payı, %61’dir. (218/358)”

TL’nin %20’den fazla değer kaybettiği son döviz krizi öncesinde uluslararası tanınmış ABD’li bir ekonomist Türkiye’deki tüketici enflasyonu rakamını %58,75 olarak açıklamıştı.

Develüasyon fiyatlara yansıdığında bir hesap yapılsa enflasyon uçuşa geçmiş olacak. Enflasyon ise halkın daha çok yoksullaşması, tüketim gücünün azalması anlamına gelir.

Ülkede çalışanların %57’si asgari ücret civarında (yüzde 10 eksiği/fazlası) bir maaş karşılığında çalışıyor. İktidarın seçim yatırımı olarak asgari ücrete iyi bir zam yapacağını düşünsek bile yeni asgari ücret %100’e yakın bir zam görmeyeceğine, asgari ücretten dışındaki çalışanlar TÜİK’in komik enflasyon rakamları baz alınarak maaş artışı alacağına göre emekçilerin tüketim kapasitesi büyük oranda düşecek.

TÜİK verilerine göre 2020 yılında bütün nihai mal ve hizmetlere yapılan harcamaları gösteren GSYH verisine göre harcama kalemlerinin en büyüğü – diğerlerine neredeyse iki kat fark atacak şekilde – hane halkı tüketim harcamaları. Dolar’daki artış hanelerin göreli gelirini küçültüp yeni üretilen malların fiyatlarını yükselttikçe talep azalacak, sanayi üretimi ve ticaret daralacak. 2020 yılında imalat sanayi 155 milyar dolarlık iç pazara ve 160 milyar dolarlık da ihraç amaçlı toplam 315 milyar dolarlık bir üretim yapmış. İç pazara üretim yapan talep azalışı bazlı tıkanma hissedecek bir kere.
Enflasyonun sermaye açısından yansıması da üretim maliyetlerinin artışı olacak. TÜİK verilerine bile Ekim ayında üretici enflasyonu yaklaşık %46,5 idi. Döviz şoku sonrasında ithal girdilerdeki büyük artış sonrası maliyetler çok artacak. Ancak talep azaldığı koşullarda maliyet artışlarının tamamı fiyata yansıtılamayacak. Şirketlerin karlılığında düşüşe yol açacak bu durum talep azalmasıyla birleştiğinde üretimden çekilmelerin, iflasların kapısını açacaktır.

Özetle 2022’de ekonomiyi bekleyen açmazlar şunlar olacaktır:

1. Enflasyon, hayat pahalılığı, talep azalması.
2. Ekonomik durgunluk, iflaslar.
3. Ticari işlemlerde yeni para biriminin dolara dönüşmesiyle dolarizasyona katkı.
4. Tedarik sıkıntısı, stokçuluk.
5. Devalüasyon sonrası yüksek döviz cinsi borcu çevirmede zorluk, iflaslar. (Merkez Bankası verilerine göre gelecek 12 ayda Türkiye’nin yurtdışına ödeyeceği borç 167,9 milyar dolar.)

Kısacası AKP’nin seçimler için umutsuzca çırpınışları ekonomik ve de siyasi bir yıkımdan ötesini getirmeyecek.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı