/ Bolşevik Geleneğimiz / Bolşeviklerin Ukrayna Politikası: Kendi Karşıtına Dönen Devrimci Atılım – V. U. Arslan

Bolşeviklerin Ukrayna Politikası: Kendi Karşıtına Dönen Devrimci Atılım – V. U. Arslan

Facebooktwitterlinkedin

Putin “Ukrayna diye bir ülke yoktur” derken kimilerine göre cüretkâr kimilerine göreyse çılgınca olan planını aslında kafasına koymuştu. Açık ki Putin’e göre Ukrayna’nın bağımsız bir ülke ve devlet olarak var olma hakkı yok. “Ukrayna Lenin’in icadıdır“. “Hatadan da öte bir politikayla tarihsel olarak Rusya’ya ait olan toprakları bölmüştür, parçalara ayırmıştır.

Rusya’da milliyetçi imparatorluk geleneğinin ve tekelci sermayenin lideri olan Putin, biliyoruz ki Lenin’i bir hain, Ekim Devrimini ise yabancıların bir komplosu olarak görüyor. Zaten Rus medyasında ve resmi programlarda Ekim Devrimine dair bu konu işleniyor. Bu gerici propagandanın en kötü örneği ise Rus devlet kanalının çektiği Troçki adlı diziydi. Bu dizide Bolşeviklerin her biri farklı düzeylerde psikopatlar olarak resmediliyordu…

Ukrayna’da Gerçekte Ne Oldu?

Meselenin özü Ekim Devrimi’ne liderlik eden Bolşeviklerin keskin enternasyonalist devrimciler olmasıydı. Lenin ve yoldaşları Çarlık rejiminin ezdiği milletlere sempati duyuyor, dini ve ulusal baskılara karşı çıkıyor, Çarlık yayılmacılığından ve Büyük Rus (Velikorus) şovenizminden tiksiniyorlardı. Yıllar sonra Stalin’in çalışma odasında Çarlık generallerinin resimlerinin asılı olması (aktaran Molotov) devrimci atılımın ne derece keskin bir şekilde kendi karşıtına dönüştüğünün bir ifadesiydi. Buna rağmen liberaller, anarşistler ve bu arada Stalinciler, Lenin ve Stalin’in aynı hamurdan olduğu uydurmasını anlatıp duruyor…

Lenin, ayrılma hakkı dahil olmak üzere ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunuyor; birinci büyük emperyalist savaşta Rusya’nın yenilgisini yeğ tutan “devrimci yenilgicilik” pozisyonunu alıyordu. Lenin’e yönelik “Alman ajanı” karalamaları Rus milliyetçilerinin en büyük propaganda kampanyası olmuştu. Sonuçta emperyalist savaşta bozgun yaşayan Çarlık, Şubat 1917’de yıkılacak ve Ekim’de Lenin’in önderliğindeki İşçi ve Asker Vekilleri Sovyeti iktidara gelecekti.

Ukrayna’nın Bağımsızlığı

Ekim Devrimi’nin ardında Ukrayna milliyetçileri Kiev’de kendi “milli” meclisleri Rada‘da çıkardıkları kararla bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ama bir yandan ulusal savaşlar diğer yanda sınıfsal savaşlar neticesinde bu burjuva cumhuriyet kısa ömürlü olmaya yazgılıydı. Bir yanda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çok ihtiyaç duyduğu tahılın ambarı olan Ukrayna topraklarını ele geçirmek istiyor, diğer yandan yaklaşık 125 yıl sonra yeniden kendi devletlerini kuran Polonya milliyetçileri, Ukrayna üzerinde hak iddia edip işgal hareketlerine girişiyordu. 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile Ukrayna’nın çoğunluğu Almanya ve Avusturya-Macaristan’a bırakıldı, ama İttifak devletlerinin savaşı kaybetmesiyle bu anlaşma hükümsüz kalacaktı. Diğer taraftan Kızıl Ordu’ya karşı Ukrayna üzerinden güçlü bir güney cephesi açan Çarlık generallerinden Denikin Rus şovenizminden ödün vermeye asla yanaşmadı. Bir yandan da sol içerisinde Bolşevikler, anarşistler ve SR’ler (Sosyalist Devrimciler-Narodnikler) arasında mücadele yaşanıyordu. Bolşevikler Ukrayna’nın doğusundaki sanayi merkezlerinde ağırlıklı olarak Rus olan işçi sınıfı içerisinde güçlüydü. Ukraynalılar ise köylü ağırlıklı bir milletti. Ukrayna’daki büyükçe Yahudi azınlık, aralarında Troçki’nin de olduğu önemli komünistleri arasından çıkarmıştı ve iç savaş yıllarında da kıyıma uğramaktan kurtulamadılar.

Sovyet Ukraynası ve SSCB

Ekim 1917’yi takiben Bolşevikler Kiev’de ayaklanma çıkarsalar da milliyetçi burjuva güçler tarafından bastırıldılar. Bolşevikler daha sonra doğuya yönelerek Kharkov’daki sanayi merkezlerine çekilecek ve burada aralık ayında Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti kurulacaktı. Ama bu yönetim de 1918 yılı sonlarına gelindiğinde Beyazlar tarafından yıkılacaktı. İç savaş ve yabancı işgalleriyle geçen yıllardan sonra nihayet 1922’de Bolşevikler Ukrayna’nın kontrolünü sağladılar. 

İç savaşların ardından bir nebze olsun istikrara kavuşmuş görünen Sovyet rejiminin milletler politikası nasıl şekillenecekti? Devlet yapısı nasıl oluşacaktı? Lenin’in kafasında bu soruların cevabı netti. Sovyetler Birliği eşit haklara sahip sosyalist cumhuriyetlerin birliği olacaktı. Lenin’e göre Sovyet projesi Rusya Federasyonu’na katılma biçiminde değil, eşit cumhuriyetlerin birleşmesi biçiminde olmalıydı. Bu şekildeki bir birliğin Rus olmayan ulusların kapitalist emperyalizmden korunmasında da etkili olacağını savunuyordu. Yani Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile küçük Estonya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti aynı haklara sahip olacaktı. Merkezileşme esas olarak dış politikada ve Kızıl Ordu’da olacak, bunun dışındaki konularda demokratik bir planlama eşliğinde sosyalist cumhuriyetlerin öz yönetimi belirleyici olacaktı.

Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti SSCB’yi oluşturan 15 cumhuriyetten birisiydi. Böylelikle 1991’de SSCB yıkıldığında bu 15 cumhuriyetin bağımsızlıklarının yasal zemini de ortaya çıkmış oldu. Bugünkü Ukrayna devletinin yasal dayanağı buydu. Ama söz gelimi Çeçenistan, Rusya SSC bünyesindeki bir “özerk sovyet sosyalist cumhuriyet” olduğu için SSCB sonrası Rusya’ya bağlı bir özerk cumhuriyete dönüştü, bağımsız olamadı. Benzer şekilde Nahcivan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de Azerbaycan SSC bünyesindeki bir özerk bölgeydi ve 1991’den sonra bağımsız olmayıp Azerbaycan’a bağlandı. 

Ukraynalılaştırma ve Korenezitsaya

Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin sınırları belirlenirken halkının çoğunluğu Rus olan sanayileşmiş Donetsk havzası da Ukrayna’ya dahil edildi. Putin tarihsel olarak Rusya’nın hakkı olan topraklar üzerinde farklı cumhuriyetler kurulmasını “ihanet olarak” görürken belli ki Ukrayna’nın sınırlarının geniş tutulmasına ayrıca öfkeleniyor. Ama Bolşevikler ve Lenin bundan daha fazlasını yaptılar.

Bolşevik iktidar yüzyılların Ruslaştırma politikasını tersine çevirmek için kolları sıvadı. Politikanın adı Korenezitsaya yani yerlileştirme-yerelleştirme idi. Bu politika yerel dillerin, kültürün, sanatın güçlendirilmesi ve Ruslaştırma politikasının izlerinin silinmesini öngörüyordu. Sovyetler Birliği’nin resmi devlet politikası hala dünya devrimi idi ve bu bağlamda ulusların eşitliği ve kardeşliği en başta Sovyetler Birliği’nde sağlanmalıydı. İşçi sınıfının uluslararası birliği başka türlü asla mümkün olmazdı.

Korenezitsiya politikasıyla Ukrayna’da farklı bir dönem açılmış oldu. Yerel liderler mümkünse Ukraynalılar arasından seçilmeli, Ukraynaca bilmeyen komünistler Ukraynaca öğrenmeliydiler. Ukraynalı asker ve sivil liderlerin yetiştirilmesi için özel okullar açıldı. Ukrayna alfabesi ilk olarak Ukraynalı komünist liderler tarafından oluşturuldu. Ukrayna dilinde gazeteler, tiyatrolar, kültür ve sanatın her biçimi bu dönemde patlama yaptı. Ama bu dönem fazla uzun sürmeyecekti.

Stalinizmin Zaferi ile Her şey Tersine Dönüyorlar

Lenin’in son kavgası yükselen bürokrasiye ve lideri Stalin’e karşı oldu. İşçi iktidarının sosyal tabanı iç savaş ve kuşatma yıllarında çözüldüğünde ülkeyi karşı devrime teslim etme şansı olmayan Bolşevikler, yeni rejimi ayakta tutmak için ister istemez iktidar ve devlet aygıtı ile bütünleştiler. Partinin her şey demek olduğu yıllarda, ve aynı zamanda partinin bileşimi ve karakterinin de değiştiği bu yıllarda, Stalin parti içerisinde kendi gizli hizbini kurdu ve adım adım ilerledi. Bürokratikleşmeyi durduracak proleter taban dinamizminin tükendiği, dahası işçi sınıfının sosyolojik bir grup olmaktan dahi çıktığı, şehirlerin terk edildiği, açlıkla boğuşulan savaş yıllarında Stalin kendi ekibini devlet aygıtı içerisinde kilit yerlere yerleştirmişti. Bürokrasi, çıkarları işçi sınıfının devrimci çıkarlarına düşman ayrıcalıklı bir tabaka olarak yükselişini sürdürdü.

Güçlenen Stalin bildiğini okumakta kararlı ve özgüvenli bir figüre dönüşmüştü. Henüz aktif politikadaki varlığını sürdüren Lenin ile “dikkatli” sürtüşmeleri bile göze alacak durumdaydı. Ama mesele ulusal sorun konusunda patlama noktasına ulaştı, çünkü Stalin Lenin’in enternayonalist proje ve ilkeleriyle keskin bir karşıtlık içerisindeydi. Bir defa Stalin katı bir merkeziyetçi idi. Diğer cumhuriyetleri Rusya Sovyet Sosyalist Federasyonu’nun bir parçası yapmak istiyordu. Nitekim Gürcü komünistleri Ukraynalı yoldaşlarının da desteğiyle Stalin’in bu boğucu dayatmalarına ve federasyon fikrine karşı çıkınca Stalin ve ekibi fiziksel şiddet dahil olmak üzere her yolla Gürcü komünistlerini sindirmeye çalıştı. Gürcü komünistleri Lenin’den yardım istediklerinde Lenin yoldaşlarının davasını üstlenip Stalin ile sert bir kavgaya tutuştu. Stalin’i büyük rus kabadayısı olmakla itham etti.

Stalin geri çekilmek zorundaydı. Nitekim 30 Aralık 1922’de SSCB eşit cumhuriyetlerin birliği olarak ilan edildi. Ama Lenin bununla yetinmeyecekti çünkü tehlikenin ne kadar büyüdüğünü fark etmişti. Stalin’i tasfiye etmeye kararlıydı. Lenin’e göre Sovyet Birliği’ni iki büyük tehlike tehdit ediyordu: Bürokratikleşme ve Büyük Rus şovenizmi. Bu ikisinin de odağında aynı kişi vardı: Stalin. Lenin sağlığı gerekçesiyle izole edildiği hasta yatağında dahi Stalin’e karşı mücadelesini sürdürdü. Ama Lenin’in sağlığı bu son ve belki de en kritik kavgaya izin vermeyecek, iki kez atlattığı krizlerin üçüncüsü Lenin’in politik yaşamını sonlandıracaktı. Sovyetler, Sosyalist Cumhuriyetler Birliği olarak yoluna devam etti, ama Lenin’in ölümü ve Stalin’in ipleri eline almasıyla bu cumhuriyetlerin yetkileri sembolik düzeye indirgendi. Stalin’in canını çok sıkan Makharadze, Mdiviani ve Tsintsadze gibi Gürcü komünist liderler ise 1930’larda yok edildiler.

1930’lar, Ruslaştırma ve Büyük Temizlik

Sovyet devletinin idari yapılanması Çarlık Rusyasını aratmayan katı merkeziyetçilik şeklinde oturtulduktan sonra Stalin durmadı ve Çarlık Rusyasının VelikoRus politikalarına geri dönüldü. Lenin’in ile beraber Ukraynalılaştırma politikalarını uygulayan Şumski ve Skyripnik gibi komünist liderler ve yerel komünistler milliyetçi sapkınlık suçlamalarıyla önce partiden tasfiye edildiler. Ardından da 1936’da başlayan Büyük Temizlik sürecinde infaz edildiler. Milliyetçi sapma suçlaması ile ezilen ulus komünistlerinin parti aygıtından uzaklaştırılmalarına çok daha önceleri 1920’lerden itibaren başlanmıştı.

1930’larda ise kültürel olana yönelik de büyük bir saldırı başlayacaktı. Artık Rusça dili tek hakimdi, Ukraynaca en fazla folklor öğesi olarak geçebiliyordu. Ukraynaca faaliyet gösteren gazeteler, yayınevleri ve okullarda artık Rusça hakimdi. Ruslar Sovyetler’deki kardeş halklar arasında “büyük kardeş” olarak tanımlanıyordu. Durum öyle bir hale gelmişti ki 1957’de Azarbaycan’ı ziyaret eden Nazım Hikmet’in çeşitli toplantı ve konferanslarda Türkçe konuşması ve şiirler okuması büyük olay olmuştu. Nazım Hikmet böyle bir işe girişebilmişti çünkü artık Stalin yoktu ve Kruşçev döneminde aykırı sesler çıkarabilmek fazlasıyla cesaret istese de mümkün hale gelmişti. Sözde komünist bir yönetimdeki Ruslaştırma baskısının boyutlarına dair bu örnek baskılanan milletlerde daha sonra güçlenecek olan anti-komünizmin ve aşırı milliyetçiliğin kökenlerini de ortaya koymaktadır.

Holodomor ve İkinci Dünya Savaşı

Ukrayna özelinde milliyetçiliğin ve anti-komünizmi besleyen olaylardan birisi de şüphesiz Holodomor’dur. Stalin’in 1929’da el yordamıyla, aniden ve toptan şekilde başlattığı tarımda zorunlu kolektifleştirme tam bir faciaya yol açacaktı. Oysa daha bir iki yıl öncesine kadar Troçki ve Sol Muhalefet‘in planlı ekonomi, sanayileşme ve tarımda kolektifleştirme çağrılarına karşı şiddetli bir şekilde küçük özel çiftçiliği ve güdümlü serbest piyasayı savunan Stalin’den başkası değildi. Ama tam da Troçki’nin uyardığı gibi büyük bir ekonomik kriz ve kıtlık 1928’de patlak verince Stalin zorla çiftçilerin elindeki tahıla el koyma yoluna gitti. Kızıl Ordu köylülerin üzerine sürüldü, isyanlar ve kanlı çatışmalar baş gösterdi. Stalin’in bu köylü direnişine tepkisi ise toptan kolektifleştirme oldu. Küçük köylüler bu sefer pasif direnişe geçerek sadece kendilerine yetecek kadar buğday ektiler ve tarlalar boş bırakıldı. Ayrıca madem hayvanlarına da el konulacaktı köylüler buna hayvanlarını keserek cevap verdiler. On milyonlarca çiftlik hayvanı (inek, koyun, at, domuz) kesildi, öyle ki Sovyetlerin 1928’deki çiftlik hayvanı sayısına yeniden erişmesi 1950’lerin sonunu buldu. Sonuçta 1930-33 arası SSCB’de tarım ve hayvancılık çöktü, kurak geçen iklim koşulları durumu daha da ağırlaştırdı. Neticede toplu ölümlerin yaşandığı çok büyük bir kıtlık SSCB steplerini kasıp kavurdu. Milyonlarca insan yetersiz beslenme ve hastalıklardan ötürü hayatını kaybetti. Stalin’in kıtlık karşısındaki tavrı ise açık bir cezalandırmaydı. Ukrayna sabatojla suçlanıyor ve kıtlık nedeniyle toplu ölümler yaşanırken hiçbir yardım alamıyordu. Aksine dünyadan gelen yardım teklifleri reddediliyor, insanların başka bölgelere göçmeleri engelleniyor ve bir yandan da başka ülkelere buğday ihracı sürüyordu. Bu süreçte milyonlarca insan öldü ve Ukrayna bu kıyıma Holodomor dedi. Böylelikle Ukrayna milliyetçiliğinin aşırı derecede körüklendiği bir ortam oluştu. Nitekim 1930’ların ortasından itibaren Troçki Ukrayna konusunda uyarılarda bulunuyor, Nazilerin bu ortamı kullanarak Ukrayna’yı Sovyetler’e yapılacak saldırıların yumuşak noktası olabileceğini öngörüyordu. Yapılması gereken sosyalist Ukrayna’ya bağımsızlığını vermekti. İşçilerin ve Köylülerin Sosyalist Ukraynası, enternasyonalist ve devrimci politikaların yaşama geçmesi ve faşizme karşı mücadelenin teminatı olacaktı. Tabi ki Stalinist aygıt Troçki’nin dediklerinin tam tersini yaptı. Neticede Naziler İkinci Dünya Savaşı’nda Ukraynalılar içerisinde işbirlikçi bulmakta zorlanmadı. Ama Hitler ordularının 1941 Haziranında SSCB’ye saldırmasından önceki iki yıl boyunca Hitler ile işbirliği yapan ve bunu yaparak sınıf mücadelesi ve antifaşist direnişe onulmaz zararlar veren Stalin’den başkası değildi. Gelgelelim fatura toplu cezalandırmaya maruz kalan halklara oldu. Kırım Tatarları içlerinde çok sayıda Kızıl Ordu askeri ve hatta madalyalı savaş kahramanı olduğu halde topyekün cezalandırıldılar ve Özbekistan’a sürüldüler.

Sonuç

Çarlık Rusya ve Stalinist rejim dönemlerinde baskıya maruz kalan halkların milliyetçiliği SSCB’nin çözülmeye yüz tuttuğu son yıllarda iyiden iyiye gün yüzüne çıkmaya başlamıştı, sonrasında da azalmadı. Bu milliyetçiliğe şiddetli bir anti-komünizm eşlik ediyordu. Çünkü komünizm, insanların hafızalarında Ruslukla ve çok acı tecrübelerle eşleştirilmişti. Bu yüzden bugün Lenin’i ve Bolşeviklerin gerçek geleneğini aydınlığa kavuşturmak sadece tarih alanının araştırma konusu değil, devrimci mücadelesinin güncel görevlerinden birisidir.   

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı