/ Emre Can Konyalı / Yaşanabilir Bir Kapitalizm Rüyası: Reformizm – Emrecan Konyalı

Yaşanabilir Bir Kapitalizm Rüyası: Reformizm – Emrecan Konyalı

on 22 Temmuz 2022 - 09:09 Kategori: Emre Can Konyalı, Manşet, Tarih
Facebooktwitterlinkedin

Tarihin tozlu sayfalarına karışmış tartışmalar gibi görülen fakat post yaftalar altında karşımıza çıkmaya devam eden reformizm, revizyonizm meselesi hafıza tazelenmesini hak ediyor. Marksizme bağlı kaldığı iddiasıyla çeşitli salvolar atan Kautsky ile Marks’ın fikirlerinin yerine evrimci sosyalizmi koyan Bernstein’ın tezleri günümüzde hala kimilerine ilham olmaya devam ediyor. Sol unsurlar, Marksizme alternatif olarak ya da Marksizme sadık kaldıklarını düşünerek hevesle sahiplendikleri “radikal” modellerinin tarihsel kökenlerinin Kautsky ve Bernstein’da yattığını bilmeliler. Günümüz koşulları bunu gerektiriyor, kapitalizm şekil değiştiriyor gibi savunularla ortaya çıkan ve solu büyük ölçüde etkisi altına alan bu post modellerin ufku kapitalizmin izin-yetki-karar sınırları içerisinde kalıyor. Dolayısıyla kökü geçmişte olsa da bugün muhalefette ana akımlaşan bu fikirleri tartışmak gerekiyor.

SPD’nin Tarihsel İlerleyişi

Sanayi devrimi ile işçi sınıfının mevcudunda niceliksel bir sıçrama yaşayan Avrupa’da 1800’lerin başlarında sendikal mücadelenin temelleri atılıyordu. Bu sıçrama İngiltere’de köklü sendikal hareketi var edecek, Almanya’da Bismarck karşısında duran SPD’yi (Alman Sosyal Demokrat Partisi) yaratacak, güçlü sosyalist geleneğe sahip Fransa’da yüzbinlerin desteğini sağlayacaktı. Üç unsur birbirinden farklı geleneklere sahip olsa da sosyalistler için elek teli olan 1. Dünya Savaşı’nda tarihe geçecek sapmaları ortaklaşa gösterdiler.

Kautsky ve Bernstein’ın fikir babalığı yaptıkları reformizmi anlamak için öncelikle onların ve onlarla aynı dönemlerde siyaset yürüten öznelerin etkilendikleri koşulları incelemek gerekiyor. Nasıl oldu da “Marksizmin Papası” olarak görülen Kautsky tarihin en büyük ihanetlerinden birine imza attı dememek için meselenin köklerine inmek şart. SPD’yi 19. yy. sonlarında ve 20. yy. başlarında uluslararası alanda da örnek kılan en önemli unsur işçi sınıfı örgütlenmesiydi. Önceleri Wilhelm Liebknecht’in liderliği döneminde 1870 Fransa-Almanya savaşına karşı savaş kredilerine ret veren, Bismarck tarafından baş düşman ilan edilerek  sosyalistlere karşı çıkarılan bir yasa sonrasında 1878’den 1890’a kadar özel baskı koşulları altında illegal faaliyet örgütleyen bir SPD, işçi kitlelerine hitap eden en büyük parti konumundaydı. “Sekiz ay içinde 222 sendika dağıtıldı, 405 sosyalist ve sendikal yayın kapatıldı, kooperatifler kapanmaya zorlandı ve binlerce sosyal demokrat hapis veya sürgün edildi. On iki karanlık yıl boyunca sosyal demokratlar yıkıcı unsur olarak değerlendirildi ve maruz kaldıkları muameleler Alman sosyalist hareketinde silinmez bir iz bıraktı” (Esch, 2020:21).

SPD dönemsel olarak gücünde değişiklikler olsa da en etkili muhalefet partisiydi. Seçimlerde elde edilen zaferler SPD’nin parlamentoda sürekli bir etkiye sahip olmasını sağlıyordu. Kautsky, Liebknecht, Bebel, Clara Zetkin gibi dünya çapında tanınmış liderlikler mevcuttu. 2. Enternasyonal’in lokomotif gücü olarak görülen SPD’nin bu gücü özellikle Kautsky etkisiyle düzen içine hapsoldu. “Parti, bir sınıfın öncüsüdür ve görevi, yalnızca kitlelerin ortalama siyasi düzeyini yansıtmak değil, kitlelere önderlik etmektir.” (Speech On The Agrarian Question, 14 November 1917) diyordu Lenin devrimci partinin rolünü açıklarken. Alman SPD’si ise kitlelerin gerisinde kalıyor, seçim oyunlarının ve parlamento rüyasının içerisine dalıyordu. Güçlü işçi örgütlenmesinin seçim sonuçlarına yansıyor olması ve parlamentodan kimi sosyal reformları taban gücünün de etkisiyle çıkarabiliyor olmaları SPD’nin radikal bir çözüme ihtiyaç yok noktasına gelmesinin temelinde yatıyordu. Dolayısıyla kitlesellik birçok olumlu sonuca ulaşabileceği gibi reformizme savrulacak isimleri de kendi içerisinden çıkarabiliyordu. İşçi sınıfının içerisinden devrimci bilince sahip öncü unsurları çıkarmak devrimci partinin ana amaçlarından biridir. Devrimci propagandayı, sınıf çalışmasının karakterini işçi sınıfının militan unsurlarını ortaya çıkaracak şekilde belirlemeyen bir parti işçi sınıfının içerisinde yer alan döneme göre az ya da çok olan geri bilinçli kesimlere ya da onların bürokratik temsilcilerine bel bağlar hale gelir. SPD’nin durumu da bu oluyordu. Milyonlarca işçiyi parti saflarına katmayı başaran fakat bu kitlenin içerisinden yükselen heyecana gözlerini kapayan parti liderleri işçi aristokrasisi ve daha belirleyici olarak kalıplaşan bürokrasi üzerinde yükselebiliyordu.

Lenin 2. Enternasyonal’in çöküşünün temeli olarak ele aldığı yükselen işçi aristokrasisini şu sözlerle tanımlıyor: “Dünyanın paylaşılması ve, yalnızca Çin’in değil, başka ülkelerin de sömürülmesi anlamını taşıyan, bir avuç çok zengin ülkeye çok yüksek tekel kârları sağlamak demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakalarına ekonomik bakımdan rüşvet verme olanağı yaratmıştır; bu yolla oportünizmi besler, ona vücut verir ve güçlendirir.”

SPD içerisindeki güçlü sendikal eğilim devrimci bilincin eksikliği ya da yokluğu nedeniyle işçi sınıfını harekete geçirme işlevinden uzak, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uyumu sağlama işlevi görüyordu. Sendikal bürokrasi yeri geldiğinde uluslararası gündem bastırdığında iktidara boyun eğip onların masasında düğme iliklerken yeri geldiğinde işçi sofrasında soğan kıracak durumdaydı. Düzen içine sıkışmış salt ekonomik talepler üzerinden ilerleyen bu işleyiş SPD içerisindeki reformist politikaların temellerini oluşturuyordu. Devrimci partinin görevi işçi sınıfı içerisindeki zayıf unsurları dönüştürme, sınıfın içerisinden sosyalist militanlar çıkarma, işçi sınıfını devrim gününe hazırlama olmalıyken SPD açısından işçi sınıfının içerisindeki sınıfının çıkarlarını bir kenara bırakan kesimler kendi düzen içi politikalarının bir bahanesi olma işlevi görüyordu. Tabandan gelen eylemsellik arayışı ne kadar az ise Kautsky gibi beyler o kadar mutlu oluyorlar, sayısal güçleri ile kendilerini avutuyorlardı. Evrimci bakış açısı kapitalizmin barışçıl devamını ve reformların kurtuluş yolu olduğunu söylüyordu. Tarih sahnesinde kırılmaları, sıçramaları, devrimleri ortadan kaldıran aşamalı tarih anlayışı ile asıl hedef küçük adımlar ile koşulları iyileştirmekti. Vurucu hamleyi yapmayı hayallerinde bile düşünemediler.

Dünya Savaşı ve 2. Enternasyonal’in Çöküşü

1870 Fransa-Prusya Savaşı’ndan beri yakıcı biçimde süren savaş atmosferi 2. Enternasyonal’i de gelmesi düşünülen yeni bir savaş konusunda kararlar almaya itiyordu. 1907 yılında imzalanan antlaşma ile 1. Dünya Savaşı öncesi savaş ittifakları kurulmuştu. 2. Enternasyonal bu atmosferde iki önemli kongre gerçekleştirdi. Stuttgart ve Basel kararları olası bir savaş karşısında üye partilerin savaşa karşı tavırlarını şekillendiriyor, ortak bir hat çiziyordu. 1907 Stuttgart Kongresi tavrı net biçimde ortaya koymuştu: “Bir savaş çıkma tehdidi varsa ilgili ülkelerin işçi sınıfının ve temsilcilerinin görevi sınıf mücadelesinin keskinliğine ve genel politik duruma göre farklılık gösteren her yolla savaşı engellemek üzere çaba göstermektir. Yine de savaşın patlak vermesi durumunda, görevleri, savaşa son vermek için müdahil olmak ve en derin halk kitlelerini harekete geçirmek ve kapitalist egemenliği alaşağı etmeyi hızlandırmak üzere krizden faydalanmaktır.”

Devrimci bir perspektif olarak savaş durumunda hiçbir şekilde ülkenin yönetici sınıfı ile ortaklaşılmayacak, yurt savunusu fikri olmayacaktı. Görüntüde, iki ülke arasında gerçekleşen bir savaşta asıl savaşa sürülenlerin ülkelerin emekçileri olduğu, dolayısıyla bir bölüşüm savaşında devrimcilerin burjuvazinin geleceği için kan dökülmesinden yana olmayacağı karara bağlanmıştı. Devrimci perspektif bu olmasına rağmen yurt savunusu, dış politikada egemen sınıf ile çatışmamak gibi nedenlerle şoven perspektif 2. Enternasyonal üyesi birçok partide hakim olmaya başlamıştı. 1911 Fas Krizi SPD için asıl savaş öncesi bir sınavdı. Fransa, İngiltere ve Almanya’nın da dahil olduğu Fas üzerindeki bölüşüm krizi 1911 yılında ciddileşmişti. “Enternasyonal Sosyalist Büro sekreteri C. Huysmans, üye partilerin hepsine yaklaşan kriz karşısında tepkilerinin ne olduğunu soran bir mektup gönderdi. Almanya’da söz konusu yazışmayı üstlenen kişi partinin kıdemli yöneticilerinden Hermann Molkenbuhr oldu. Molkenbuhr belli bir tavır almaktan kaçınılması gerektiğini düşünüyordu: Eğer belli bir karar alarak kendimizi zamanı gelmeden güçlü bir biçimde bağlarsak, hatta iç siyaset sorunlarını bir yana bırakıp önceliği Fas sorununa verirsek, seçimler sırasında aleyhimize güçlü bir slogan geliştirilebilir.” (Cliff, 1994:20). SPD’nin reformizme bağlılığının tescili niteliğinde sözlerden biri de bu oluyor. Nisan 1907’de askeri bütçe tartışmaları sırasında SPD’nin benzer tavrını görmüştük. SPD o tartışmalarda askeri bütçe aleyhine oy kullanmış olsa da bunu yaparken  enternasyonalizmden uzak, iç siyasete dayalı, pragmatik bir savunma yapmıştı. Askeri bütçenin yükü halkın omuzlarına yıkıldığı için aleyhte oy kullanan SPD eğer mali yük doğrudan Reich vergileriyle karşılanacak olsaydı askeri fon lehine oy kullanacağını belirtiyordu. SPD; devrimci partinin hedef ve içeriğinden uzak, seçim çıkarları üzerinden politika üreten ve ekonomik problemler dışında Alman Kayzeri ile karşı karşı gelmeyen bir parti olarak tarihteki yerini belli ediyordu. 1878-1890 arasındaki Bismarck’ın sosyalistler üzerindeki büyük baskıları da SPD’nin bu yumuşak tavırlarının nedenlerinden biriydi. Aldıkları birçok kararda bir daha o baskı günlerine dönmemek umuduyla hareket eden SPD düzenin sınırları içerisinde at koşturuyordu.

1914 yılı geldiğinde SPD tamamen sağa savruldu. Parti içerisindeki 3 eğilim mevcuttu: 1890’lardan beri süren revizyonist eğilim yani Bernstein, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in öncülük ettiği devrimci sol kanat, bu iki eğilim arasında Marksizme bağlı kaldığı iddiasıyla bir ara formül üreten merkezci Kautsky. Savaş başladığında ise sol kanat ayrı bir alternatifi örmek için çalışmalara başlamış durumdayken SPD liderliği olarak Kautsky şoven havayı estiren isim oluyor. 2 Aralık 1914 tarihinde Reichstag’ta oylanan savaş kredilerini reddeden tek isim Liebknecht oldu. 2. Enternasyonal’in kararları çiğnenmiş, SPD kritik dönemeçte burjuvazinin çıkarlarını korumuştu. Sonraki süreçte Rosa savaş karşıtı mücadelesinden dolayı tutuklanmış, Liebknecht aynı sebeplerle zorla askere alınmış ve orada tutuklanmıştı. Kautsky ise bu esnada savaşın bitmesini ve parlamento zaferlerini kendi koltuğunda oturarak bekliyordu. Lenin ulusal savunmacı tavrın temellerini “Batı Avrupa’da burjuva ve ulusal devrimlerin kapanması ve sosyalist devrimlerin başlamasına geçiş dönemi olan bu dönemin nesnel koşulları oportünizmi yaratmış ve beslemiştir” diye açıklıyordu. Troçki, savaşın patlamasından birkaç hafta sonra, onun anlamını özetlerken şunları yazmıştı: “Savaşın gerçek, nesnel anlamı, mevcut ulusal ekonomik merkezlerin çökmesi ve yerlerini bir dünya ekonomisinin almasıdır. Çağın sosyalist partilerinin ulusal partiler olduğu, artık karara bağlandı. Onlar, örgütlerinin tüm farklı şubeleriyle, tüm faaliyetleriyle ve tüm psikolojileriyle, ulusal devletlerin içine yerleşmiş hale gelmişlerdi. Kongrelerindeki görkemli açıklamalara rağmen, ulusal toprakta yetişen emperyalizm antika ulusal sınırları yıkmaya başlayınca, koruyucu devleti savunmaya geçtiler. Ulusal devletlerin tarihsel çöküşü, ulusal sosyalist partileri de aşağıya çekti.” Burjuva demokrasisinin Avrupa’da gelişmesi, işçi eylemleri sonucu belirli hakların kazanılmasını sağlamıştı. Fakat bu kazanımlar daha yolun başlangıcıydı. Asıl mesele ise kolları sıvayıp radikal değişim sağlayacak bir sosyalist devrim için hazırlanmaktı. SPD ve kitleselleşen birçok partinin kapıldığı illüzyon ise burjuva demokrasisinde devrimcilerin işi parlamentoda çoğunluk olarak nihayete erdirebileceği fikri oldu. Kautsky savunmaya devam ediyordu: Sosyalistler aktif olarak devrim için hazırlanmak yerine sabırla beklemelidirler. Tedricen parlamentoda büyüyerek yavaş adımlarla iktidarın ele geçirileceğini söylüyordu Kautsky.

Oysa Marks’tan beri gelen enternasyonal devrim anlayışı global bir sistem olan kapitalizme dünya çapında verilmesi gereken bir cevap değil miydi? Uluslararası sömürü, sermayenin sınırlar arası bağları, savaşlar kapitalizmi bir bütün olarak bir arada tutarken aynı zamanda proletaryayı da kopmaz bağlarla birbirine bağlıyordu. Lenin ve Troçki gecikmeden 2. Enternasyonal’in çöküşünü açıkladılar ve dünya devrimi için 3. Enternasyonal kuruluş çağrısını yaptılar.

Ultra-Emperyalizm

Kapitalizmin geldiği aşamayı doğru şekilde açıklamak salt teorik bir çalışma olarak değil sosyalist mücadelenin eylem pratiğini, söylemlerini oluşturmak ve bu açılardan devrimci bir istikrar, sapmalara uğramayan sarsılmaz bir duruş sağlamak amacıyla önemli bir noktada duruyor. Kautsky 1914 yılında yazdığı Ultra-Emperyalizm adlı makalesinde gerçekleri değil gerçek olmasını istediklerini anlatır. Ultra emperyalizm döneminde uluslararası kartellerin dünya ölçeğinde birleşmesiyle modern kapitalizmin savaşsız bir dünya yaratabileceğini söyler Kautsky. Savaşların ortadan kalktığı, barışın geldiği bir dünyayı tekelleşen modern kapitalizm sağlayabilir ise sosyalistler de iktidar mücadelesini savaşsız zafere ulaştırabilir bu anlayışa göre.

“Emperyalizmden Marks’ın bir zamanlar kapitalizmden söz ettiği gibi söz edilebilir: tekeller rekabeti, rekabet de tekeli üretiyor. Dev fabrikaların, dev bankaların ve milyarderlerin amansız rekabeti küçükleri yutan büyük mali güçler karteli düşüncesine yol açmıştır. Emperyalist büyük güçlerin dünya savaşından da, onlar arasındaki en güçlünün bir federasyonu sonucu doğabilir ve bu silahlanma yarışına son verecektir. Bu yüzden, salt ekonomik açıdan, kapitalizmin bir başka yeni evreyi, kartellerin politikasının dış politikaya aktarılmasını, bir ultra-emperyalizm evresini yaşayabilmesi dışlanmış değildir… Salt ekonomik açıdan, sonuçta emperyalistlerin kutsal bir bağlaşmasıyla emperyalizmi eritecek bu güçlü patlamayı önleyecek hiçbir şey yoktur. Savaş sürdükçe, tüm katılanları tükettikçe, silahların çarpışmasının hızla yinelenmesine ilişkin bir korku yarattıkça, şimdi pek olanaklı gözükmese de, bu son çözüme daha fazla yaklaşacağız” (Kautsky, Seçme Politik Yazılar, s. 98).

Kautsky emperyalizmi ele alırken bunu kapitalizmin zorunlu bir sonucu olarak değil, tekellerin, devletlerin yeni dönem politikası olarak değerlendiriyor. Emperyalizmi kapitalist devletler için yeni bir arayış olarak görmekle birlikte emperyalizmin aslında kapitalist devletlerin de zararına olduğunu, ekonomik açıdan sürdürülemez olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım 1. ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşlarıyla da yanlışlanmıştır. Kapitalizmin ihtiyaçları daha fazla büyümeyi, sermayeler arası geçişi ve sermayelerin birleşimini kapsıyor fakat burada kalmıyor, kapitalizm zorunlu olarak politik ve ulusal çatışmaları da yaratmak zorunda kalıyor. Silah sanayisi kapitalist devletlerin günümüzde hala en büyük para kaynaklarından biriyken Kautsky silahlanma yarışının dünya savaşından sonra bırakılabileceğini söylüyor. Savaş giderleri, savaşlar sonrası yıkımın yeniden yapılma süreci her zaman kapitalistlere yeni kâr alanları yaratıyor. Özellikle kriz dönemlerinde ortaya çıkan büyük savaşlar bunun en net göstergesi değil midir? Birçok başka nedenle fakat temelinde bu neden yatmakla birlikte 1929 Büyük Buhran’ı sonrası kapitalistler krizi savaş ile aşmışlardır. Öte yandan Marks’ın ortaya koyduğu kâr oranlarının düşme eğilimi de Kautsky’nin yanlışlığını gösteriyor. Kâr oranları düştükçe birbiri ile müttefik olan ulus devletler de savaş naralarına girişmek zorunda kalıyor. Bu zorunluluk Kautsky’nin ultra-emperyalizm teorisinde kapitalizmin gelişiminden barış ortamı beklemenin ne kadar saflık olacağını ortaya koyuyor.

Lenin tek bir kapitalistler tröstü konusunda şunları söylüyor: “Gelişimin istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğu konusunda şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepetaklak  gelişler -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.- biçiminde gerçekleşmektedir ki, ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra-emperyalizm yapısında birleşmelerinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir” (Lenin, 1996: 7). Emperyalizm tekelleşmeyi devam ettirecek ve bu tekelleşmenin kendi içinde bir kırılmayı da beraberinde getirmesiyle fırsatlar ortaya çıkacak. Elbette Lenin, evrimci Kautsky gibi kapitalizm sonrası dünyayı beklemeyi değil; o dünyayı yaratmak için fırsatları değerlendirmeyi, devrimci partiyi inşa etmeyi öğütlüyor.

Günümüzde ultra-emperyalizm teorisinin yanlışlığını görebiliyoruz. Kautsky’den günümüze kadar geçen zamanda birçok sektörde dünya geneline yayılmış ve doğduğu toprakların ötesinde dünya çapında güç kazanmış tekellerden söz etmek mümkün. Farklı sektörler kendi içlerinde olduğu kadar diğer sektörler ile de bağlı ve rekabet halinde işliyorlar. Bununla birlikte ülkeler arasında ulusal olarak desteklenen büyük sermaye tekellerinin diğer ülkelerin büyük sermayeleriyle bir savaşı da devam ediyor. Dolayısıyla bir elde toplanma ne kadar artarsa artsın kapitalizmin kendine içkin dinamikleri sermaye birikiminde ve kârların artışındaki bir rekabeti ortadan kaldırmıyor. Savaşlar ise tam da bu nedenlerden dolayı devam ediyor. Kautsky’nin modern kapitalizmin savaşı sonlandırabilme ihtimaline dair liberal övgüsü ise reformist politikalarının gerçeklik ile uyuşmayan bir argümanı olarak karşımıza çıkıyor. Düşman ne kadar sempatik görünürse düşmana karşı savaşı o kadar yumuşak hale getirebileceğini ve kitleleri buna ikna edebileceğini düşünen Kautsky, sınıf mücadelesinin antagonistik ilişkileri nedeniyle başladığı işi yarıda bırakamayacağını, dolayısıyla sınıf savaşımının da sadece bir galibinin olacağını unutuyor.

Kautsky’nin ultra-emperyalizm anlayışının gerçek dışılığının bir nedeni de büyük tekellerin yaşamsal faaliyetinde yatıyor. Herhangi bir tekel, elbette dünyadaki rekabeti sonsuza dek bitiremez. Rekabetin bitmesi demek başlı başına ekonomik olarak mevcut büyüklüğündeki ya da kapasitesindeki yenilmezliğinde yatmıyor. Aynı zamanda bu yenilmezliğini nasıl koruyacak olduğu da rekabetin varoluş ilkelerinden oluyor. Bir tekel, yenilmezliğinin devamı için her daim üretim maliyetini azaltmaya çabalayacaktır. Bununla birlikte teknik gelişmeler için yeni alanlar, diğer sektörlerle sıkı bağlar gerekli olacaktır. Bu sebeplerden, bir tekel, yenilmezliğinin devamı arayışında işgallerden, savaşlardan beslenmeye devam edecektir. Sözün özü, nihai savaşsız bir barış mümkün değildir. Bu nihai savaş, bütün savaşların başrolü olan kapitalizme karşı verilecek kesintisiz bir savaştır. Reformizmin temellerini netleştirirken ultra emperyalizmi bu temelleriyle anlamak ve reformizme nasıl bir dayanak oluşturma çabası olduğunu görmek gerekir. Burjuva demokrasisi içerisinde yaşarken elbette işçilerin çıkarları için devrimci bir yol ile imkanlar kullanılmalıdır. Kautsky ise bir gerçeği, ortaçağa göre bir ilerleme olarak burjuva demokrasisini, alıyor ve devrimci hiçbir söylem katmadan burjuva demokrasisinin övgüsünde pinekliyor. Lenin’den alıntıyla bu kısmı bitirecek olursak:

“Tarih feodalitenin yerini alan burjuva demokrasi ile, burjuva demokrasinin yerini alan proleter demokrasiyi bilir. Marksizmden, Kautsky, liberaller için, burjuvazi için kabul edilebilir olanı (ortaçağın eleştirisi, genel olarak kapitalizm ve özel olarak kapitalist demokrasinin tarihsel bakımdan ilerici rolünü) alıyor; marksizmde burjuvazi için kabul edilmez olanı (burjuvazinin ortadan kaldırılması için ona karşı proletaryanın devrimci zorunu) atıyor. İşte bu yüzden de, öznel inançları ne olursa olsun, nesnel konumu bakımından, Kautsky ister istemez bir burjuvazi uşağı olarak ortaya çıkıyor” (Lenin, 1997:23-24).

Son Söz

Reformizm, günümüzde açıktan açığa ya da bilinçsizce sol partilerin programlarında, geleceğe bakışlarında yer alıyor. Reformizmi incelerken enternasyonal bağlardan kopuşu, kritik dönemeçlerde burjuvazi ile işbirliğini, modern kapitalizm övgüsünü, parlamento sevdasını gördük. Sol kendi değerleriyle güç kazanamadığı ölçüde büyük ölçüde kitleselleşmek amacıyla bu yöntemlere başvurabiliyor. Marksizmin günü açıklayamadığı savunusuyla alternatif yollara başvuranların, yahut Marks’ı savunup devrimci bir program oluşturamayanların tekrar gözden geçirmesi gereken bir tarih yatıyor. Kitle gücünün tek başına bir anlam ifade etmediğini SPD örneğinde görüyoruz. Parlamentoda sayısal hesaplara girmenin bir partinin politik hattını eli kolu bağlı hale getirebildiğini yine bu tarihte görüyoruz. Devrimci parti, öğretisinin sınırlarını “meclisten karar çıkarabilir miyim” hesabıyla ya da “iktidarın baş düşmanı olur muyum” korkusuyla çizecek olsaydı Ekim Devrimi insanlık tarihine kızıl bir yıldız olarak geçmezdi. Sonuç olarak ne yaşanabilir bir kapitalizm mümkün ne de devrim olmaksızın savaşsız, sömürüsüz bir dünyaya ulaşmak. Asıl hesapları her daim devrim üzerinden yapmak ve kurtuluş mücadelesine sınıfsal ilişkiler üzerinden uzlaşmaz bir biçimde sarılmak için döneklerin tarihini de iyi bilmek şart.

Kaynakça

İkinci Enternasyonal, 1889-1923, Patricia van der Esch.

Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, V. İ. Lenin.

Lenin 2: Bütün İktidar Sovyetlere, Tony Cliff.

Seçme Politik Yazılar, Karl Kautsky.

Emperyalizm ve Savaş, Karl Kautsky.

Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, V. İ. Lenin.

Ultra-Emperyalizm, Karl Kautsky.

Komünist Enternasyonal’in İlk Beş Yılı, L. D. Troçki.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı