/ Denizhan Eren / Tarihten Kanlı Bir Sayfa: Ruanda Soykırımı – Denizhan Eren

Tarihten Kanlı Bir Sayfa: Ruanda Soykırımı – Denizhan Eren

on 25 Mayıs 2020 - 11:44 Kategori: Denizhan Eren, Gündem, Tarih
Facebooktwitterlinkedin

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Ruanda Soykırımı’nda yüz binlerce kişinin ölümünden sorumlu tuttuğu Felicien Kabuga geçtiğimiz günlerde yakalandı. Doğu Afrika ülkesi Ruanda’da 1994’te Tutsilere uygulanan soykırımla ilgili aranan dönemin ünlü iş adamı Felicien Kabuga, 25 yıldır kaçak hayatı yaşıyordu. 800 bin insanın katledildiği soykırımda Hutu militanlarına fon sağladığı iddiasıyla suçlanan 84 yaşındaki Kabuga, o günden bu yana sırra kadem basmıştı. Asnières-sur-Seine bölgesinde bir apartman dairesinde ele geçirilen Kabuga’nın sahte kimlikle uzun süredir burada yaşadığı belirtildi.

Ruanda Soykırımı, kapitalist düzenin Doğu Bloku çöktüğünde dünyaya artık sonsuz bir barış dönemi geldiğini iddia ederken sebep olduğu kıyımlardan yanlızca biriydi. Balkanlar ve Kafkasya’da olduğu gibi Afrika’da da emperyalizm kanlı katliamlara ve iç savaşlara imza atıyordu. Böyle büyük bir insanlık suçunun nasıl olduğunu anlayabilmek ve daha iyi bir gelecek düşünebilmek için ülkenin tarihini incelemek gerekiyor. 

Tutsiler ve Hutular

Ruanda’da 20. yüzyılda ülkenin gelişimde belirleyici olmuş iki sosyal grup vardı: Hutular ve Tutsiler. İki grup geleneksel olarak farklı ekonomik rollere sahipti. Hutular çiftçilerdi, Tutsiler ise büyükbaş hayvancılıkla ilgileniyordu. Genellikle iki grubun farklı göründüğü söylenir, Hutular ortalama daha kısa, koyu, düz burunlu, kalın dudaklı ve kare çenelidir; Tutsiler daha uzun, daha ince, soluk tenli, ince dudaklı ve dar çenelidir. Ama aslında bu iki grup arasında ayrımın kimliksel olarak çok net olmadığını söylemek gerekir.İki grup aynı dili konuşur, aynı dile katılır aynı köyde birlikte yaşayan kiliseler, okullar ve barlar ve aynı bürolarda birlikte çalışırdı

Bu ayrışma daha çok Belçika emperyalizminin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ruanda’yı sömürge olarak ele geçirmesi ile başladı. Böl ve yönet politikası ile ülkenin kaynaklarını daha kolay sömürebilmek için Tutsiler ve Hutiler farklı etnik kimlikler olarak değerlendirildi. Tıpkı Alman faşizminde olduğu gibi insanların kafatası bile ölçüldü. Burunlarının uzunluğu, gözlerinin şekli ve boyları kaydedilerek sınıflandırıldılar. O zamanki Tutsilerin beyazlara daha çok benzemesinin de etkisiyle Tutsiler daha “üstün ırk” olarak nitelendirildi. Belli bir malvarlığa sahip olan kişiler Tutsi, olmayanlar ise Hutular olarak değerlendirildi. Bu ölçütlere göre insanlara kimlik kartı verilerek kimliklerine Hutu veya Tutsi yazıldı. Uzun yıllar boyunca sürecek ve soykımların oluşmasında rol oynayacak Tutsi-Hutu çatışmasının tohumları bu şekilde atıldı.

Bağımsızlığa Doğru

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise işler değişmeye başladı. Emperyalist savaşın sonucu olarak paylaşımın nasıl yapılacağını belirlemek için kurulan BM (Birleşmiş Milletler), ülkenin yönetimini devraldı. SSCB’ye karşı kapitalist blok lafta “demokrasi”nin destekçisiydi. BM’yi temsil eden batılı ülkeler, sömürgelerinin o zamanlar var olan ulusal bağımsızlık mücadeleleriyle kendi kontrollerinden çıkacağından korkuyordu, bu yüzden sömürgelerin kendi nüfuslarını ve kontrellerini kaybetmeyecek şekilde bağımsızlıklarını kazanmalarını tercih ettiler. BM Ruanda’yı “Vesayet Bölgesi”* olarak ilan etti,  ülke bağımsızlığa doğru yol alırken gözetimini  Belçika’ya bıraktı. Ülke bağımsızlığa doğru giderken, Hutu nüfusunun çoğunlukta olması nedeniyle bir seçim yapıldığında kurulacak Hutu partilerinin iktidara geleceğini hesap eden Belçika, nüfuzunu koruyabilmek için taraf değiştirerek artık Hutuları desteklemeye başladı. Tutsiler ve Hutuların arasındaki  gerginlik, Tutsilerin monarşi yanlısı UNAR (Ruanda Ulusal Birliği) ve Hutuların cumhuriyet yanlısı “Parmehutu” (Hutu Özgürlük Hareketi) adlı politik partilerin rekabeti ile kızışıyordu. Kızışmanın patlama noktası, Sosyal Devrim ya İmha Wind adıyla da bilinen Ruanda Devrimi ile gerçekleşti.

Devrim, Kasım 1959’da Tutsi evlerindeki tek Hutu alt şefi Dominique Mbonyumutwa’nın radikal Tutsiler tarafından uğradığı saldırılar ve buna tepki gösteren Hutuların bir dizi isyan ve kundaklama saldırısıyla başladı. Şiddet ülke çapında hızla yayıldı. Kral ve Tutsi siyasetçiler, iktidarı tekrardan ele geçirmek, Hutular ve Belçikalıları kontrol altına almak için bir karşı saldırı girişiminde bulundular, ancak sömürge valisi tarafından göreve getirilen Belçikalı albay Guy Logiest askeri güçle buna engel oldu. Logiest kanun ve düzeni yeniden tesis ederek Hutu seçkinlerini hakim kılmak ve korumak için bir program başlattı. Belçika daha sonra birçok Tutsi şefi ve alt şefini Hutu ile değiştirdi, Kral Kigeli V’nin gücünü kağıt üzerinde temsili hale getirdi; Kigeli daha sonra ülkeden kaçtı.

Tutsi karşıtı şiddet devam etmesine rağmen, Belçika 1960 ortasında yerel seçimler düzenledi. Hutu partileri neredeyse tüm komünlerin kontrolünü ele geçirerek devrimi etkili bir şekilde sonuçlandırdı. Logiest ve Hutu lideri Grégoire Kayibanda, Ruanda’yı 1961’de özerk bir cumhuriyet ilan etti ve ülke 1962’de bağımsız oldu.

Devrim, en az 336.000 Tutsi’nin mülteci olarak yaşadıkları komşu ülkelere kaçmasına neden oldu. Sürgünleri Ruanda’ya derhal geri dönmeleri için ajite etseler de, müzakere isteyenler ile yeni rejimi devirmek isteyenler arasında bölündüler. Bazı sürgünler, Ruanda’ya saldırı başlatan silahlı gruplar  oluşturdu. En büyükleri, sürpriz bir saldırının Kigali’ye yaklaştığı 1963’ün sonlarında meydana geldi. Hükümet, isyancılara Ruanda’da kalan Tutsi’nin binlercesini öldürerek karşılık verdi.

Soykırımın Koşulları Olgunlaşıyor

Juvénal Habyarimana - Vikipedi

Ülkeyi 1973’ten 1994 yılına kadar yöneten General Juvenal Habyarimana

1973’te kansız bir darbeyle Ruanda’da Hutu kökenli, General Juvénal Habyarimana iktidarı aldı, Hutular ve Tutsiler arasındaki gerginliği kontrol etmeye çalıştı. Bu motivasyonun arkasında ülkelerine geri dönme istekleri geri çevrilen Tutsilerin kurduğu Ruanda Yurtsever Cephesi (RPF)’nin Ruanda’yı Tutsiler adına kontrole alma mücadelesi vardı. Aynı zamanda Fransa’nın Ruanda’da siyasi ve askeri çıkarları vardı ve nüfuz alanını RPF’ye ve diğer emperyalist ülkelere karşı korumaya çalışıyordu. Juvenal Habyarimana hükümetini destekleyen Fransa, onunla yaptığı askeri anlaşmalarla ülkeye silah satışı yaptı, Ruanda ordusunu ve polisini eğitti ve Fransız askerini ülkede konuşlandırdı.

Habyarimana’nın karşısına muhalefet olarak aşırılık yanlısı Hutuların temsilcisi olan karısı Agathe Habyarimana ve radikal Hutular geçti. Radikal Hutular Tutsilere “hamamböceği” (inyenzi) diye hitap ediyor ve haşerelerin kökünün kazınması çağrıları yapıyorlardı.  Radikal Hutular’ın güçlenmesi gerginliği ve korkuyu daha da arttırdı, baskılar arttıkça Tutsiler RPF’ye daha fazla yönelmeye başladı, etnik gerginliklerin seviyesi daha da yukarı çıktı.

Habyarimana’nın RPF ile barışı sağlama girişimleri, aşırı Hutuların Tutsilere karşı yaptıkları katliamlara göz yummasına karşılık olarak RPF’nin politikacı ve üst sınıf Hutuları hedef alması yüzünden boşa düştü. Üzerine ülkede ekonominin zayıflamasından dolayı uygulanan kemer sıkma politikaları halkın memnuniyetsizliğini daha da arttırdı. Etnik çatışmaların iki toplumsal grup arasında kızışmasının üzerine iyice artan gelir eşitsizliği, sıkıştırılmış bir gaz gibiydi ve patlamaya hazırlanıyordu. Habyarimana’ya yakın işadamları, Tutsileri öldürmek için Hutulara dağıtım için 581.000 pala ithal ettiler, (çünkü palalar silahlardan daha ucuzdu). Bu palaların büyük oranda Çin’den tedarik edilmesi de ayrıca başka bir ilgi kaynağı.

Huti militanlarının silahlandırılıp organize edilmesinde en büyük rolü oynayan Fransa’dır. Ülkedeki tüm Tutsi’leri ortadan kaldırmak için askeri olarak eğitilen Interahamwe’ya** askeri eğitim verdiler ve Tutsilere karşı soykırımda kullanılan mühimmat ve diğer lojistik desteğin satın alınabilmesi için mali destek sağladılar.

1992 yılında Ruanda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları’nı eğitmek için bölgede bulunan emekli Ulusal Jandarma Müdahale Grubu Komutan Yardımcısı Thierry Prungnaud’nun, devlet radyosu France-Culture’e verdiği mülakatta söyledikleri bunu destekler: “1992 yılında Fransız askerlerinin Ruandalı sivil milislere atış eğitimi verdiğini gördüm.” “Fransa bunu her zaman inkâr etti, başka şeyler gibi. Ama önemli değil, ben doğruluyorum.”

Fransız İşbirliği Bakanlığı için çalışan ve düzenli olarak Ruanda’ya seyahat eden General Jean Varret, 1990 yılında Fransızları “bir soykırım hazırlanıyor” diyerek uyarmaya çalıştı. Uyarısı dikkate alınmak yerine, 1993 yılında Varret görevinden alındı. Fransa’nın ana hedefi RPF’nin savaşı kazanmasına izin vermemekti (RPF’nin Ruanda’da Tutsi sempatizanlarını etkileyebilmeleri onlar için bir tehditti). Fransa, Ruanda’nın Frankofon* ülkelerinde kalmasını ve Ruanda’daki egemenliğini korumak istedi.

Katliam İçin Düğmeye Basılıyor

Juvénal Habyarimana, Burundi Devlet Başkanı Cyprien Ntaryamira’yla birlikte 6 Nisan 1994’te Darüsselam’daki bir zirveden geri dönerken, Kigali’ye inişi esnasında uçağı iki roketle vurularak düşürüldü. Uçağı kimin düşürdüğü bugün bile net olarak bilinmiyor, ancak yıllardır Tutsilere karşı sistematik bir saldırnın planını yapan aşırı Hutuların temsilcisi Akazu klanından şüpheleniliyor.  Uçağın düşmesinden hemen sonra,  Hutular suikasttan Tutsileri sorumlu tuttular; iktidarı ele geçiren radikal Hutular devlet radyosundan, katliam için hazır kıta bekleyen militanlarının bildiği bir kodu söylemye başladılar: “Uzun ağaçları kesin’’.

Hutular ve Juvénal Habyarimana’nın özel muhafız kıtası aralarında başbakan Agathe Uwilingiyimana’nın da bulunduğu ılımlı politikacıları, Hutu olmalarına aldırış etmeksizin öldürmeye başladılar. Akasu’nun militanları bu katliamın öncüsü olup kitleyi yönlendirdi. Hutu sivillerini verimli bir şekilde örgütlemeye, silah dağıtmaya, barikatları kurmaya, barikatlarda tanımlanan Tutsileri öldürmeye başladılar; Hutulara hamamböceklerini (Tutsileri böyle adlandırıyorlardı) öldürmek için devlet radyosundan çağrılar yayınladılar. Daha sonra evlerde, okullarda, kiliselerde veya başka sığınma yerlerinde Tutsilerin izini sürüp öldürdüler.

Ülkenin askeri yönetimi  bu katliamı engellemek için kılını kıpırdatmadı, hatta militanları yönlendirdi ve destekledi. Cinayetleri önlemeye çalışan ılımlı Hutu hükümet yetkilileri korkutuldu, atlandı, değiştirildi veya öldürüldü. Cinayetler, kurbanların kollarını ve bacaklarını kesmek de dahil olmak üzere çok fazla vahşet içeriyordu; kadınlardan göğüslerini doğramak, çocukları kuyulara atmak ve yaygın tecavüz. Altı hafta içinde, Tutsilerin yaklaşık dörtte üçünü temsil eden 800.000 Tutsi, daha sonra Ruanda’da ya da Ruanda’nın toplam nüfusunun % 11’i öldürülmüştü.

Egemen Sınıfın Temsilcileri Üç Maymunu Oynuyor

RPF, soykırımın başlamasından sonraki bir gün içerisinde Ruanda hükümetine karşı askeri operasyon başlattı. Soykırım, RPF ordusunun Ruanda’nın tamamını ele geçirip zaferini ilan ettiği 18 Temmuz 1994’te sona erdi. RPF yeni bir hükümet kurdu, ulusal uzlaşma ve birliği vurguladı, yaşayan Hutu ve Tutsileri, kendilerini Ruandalı olarak düşünmeleri üzerine teşviklere başladı. Yaklaşık 135.000 Ruandalı soykırımdan sorumlu olduğu şüphesiyle hapse atıldı, ancak mahkumların çok azı yargılandı veya hüküm giydi. RPF zaferinden sonra yaklaşık 2.000.000 kişi (çoğunlukla Hutu) komşu ülkelerde sürgüne kaçtı (özellikle Kongo ve Tanzanya).Katliami örgütleyenler ve destekleyenler zaten hükümetin başındaki insanlardı. Ruanda Katolik Kilisesi’nin çok sayıda lideri Tutsileri korumadı gönüllü olarak onları katillere götürdü. BM’nin Ruanda’da konuşlandığı barış gücü, soykırımda başrolü oynayan  aşırıcıları desteklediler, sadece kendi ülkelerinin vatandaşlarını Ruanda’dan çıkartıp Tutsileri ölüme terkettiler. ABD, Fransa ve Birleşmiş Milletler bütün bu felaketi önceden görmüşlerdi ve soykırımı engelleyebilecek gücü varken, kendi çıkarları uğruna seyirci olmayı tercih ettiler. Bu rezil  politikaların açıklanmasında ABD ve Fransız hükümetin Ruanda’da yaşananları “kaos”, “kafa karıştırıcı durum” ve “aşiret çatışması” gibi içi boş kelimerle tarif etmeye çalışıp, Ruanda hükümeti tarafından katliamların titizlikle düzenlenmesi için bugüne kadar kanıtlarıyla ortaya dökülen bir politika izlediler. Bu kapitalizmin sunduğu demokrasinin ne ilk katliamı idi, ne de sonu olacaktı.

Ruanda soykırımı yakın tarihte gerçekleşmiş olmasına rağmen hala gerçek sorumlular hesap vermiş değil. Fransa’nın soykırımdaki rolü de hâlâ tartışma konusu. Fransa soykırımcı Hutuların yaptığı askeri operasyonda Tutsilerin kıyımını engellemek için hiç birşey yapmamış, hatta soykırımcı Hutular’ın ülke dışına çıkmasına da yardım etmişti. BM’nin tek yaptığı ise zamanında müdahale etmediği için “özür dilemek” oldu. Anlaşılacağı üzere kapitalizmin tarihi aynı zamanda egemenlerin kendi çıkarları için işledikleri soykırımların tarihidir ve egemenlerin saltanatı emekçiler tarafından alaşağı edilmediği sürece devam edecektir.

Referanslar:

         *Frankofon:(Fransızca: la francophonie), Fransızca konuşan kimse için veya çoğunluk olarak Fransızca konuşulanlara verilen isimdir.

         **Interahamwe, Kongo ve Uganda Demokratik Cumhuriyeti’nde aktif olan sağcı bir Hutu paramiliter örgütüdür.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı