- 19 Mart Hareketi’nin Yıldönümünde Çıkarılması Gereken Bazı Sonuçlar – V. U. Arslan - Mart 24, 2026
- Röportaj: Urfa Mercan İplik’te İşten Atılan İşçilerle Konuştuk! - Mart 23, 2026
- Berlinale’nin Gösterdikleri – Eftelya Güven - Mart 21, 2026
1) 19 Mart hareketi, temel karakteri itibarıyla üniversite gençliğinin sürüklediği, liselilerin de azımsanmayacak bir destek verdiği bir hareketti. Ancak Gezi’deki gibi toplumun farklı katmanlarını içine alan milyonluk kitleselliğe ulaşamadı. Belki de bu yüzden Gezi’ye isyan derken 19 Mart‘a hareket diyoruz. Kitlesellik konusundaki farkın en büyük kaynağı baskının şiddetiyle ilgilidir. 2025’in ağırlaşan baskı koşulları ile Gezi döneminin iklimi arasındaki bariz fark, eylemlilik halini ancak gençlerin göğüsleyebileceği bir cesaret sınavına dönüştürdü. Diğer taraftan 19 Mart hareketinde de gençliğin dinamizmi ile ortaya çıkan enerji muazzam bir dönüştürücü güce sahipti ama hareket, potansiyelinin altında kaldı. Bunun sebeplerine dair nesnel ve öznel çıkarsamalar yapabiliriz.
2) Gezi’deki ana eksiklik, 19 Mart hareketinin de ana eksikliğiydi: Eylemler demokratik haklar ve laiklik odaklıydı, sınıfsal bir güce evrilemedi. Demokratik ve laik duyarlılığı pek güçlü olmayan, yandaş medyanın yoğun propagandası altındaki yoksul halk tabanı, ancak kendi sınıfsal çıkarlarını ifade eden farklı bir kutuplaşma görseydi yeni bir saflaşmaya dahil olarak iktidardan ayrışabilirdi. Bu sınıfsal kutuplaşma, Marksist bir içerikte olmak zorunda değildi; dünyadaki mevcut örneklerde olduğu gibi bu kutuplaşma sol popülist (genel halk vs. zengin zümre gibi) bir mahiyette de olabilirdi. Siyasetin merkezine sınıfsal kutuplaşmanın gelmesi durumunda ortaya çıkacak enerjinin ne kadar atılımcı olacağını düşünmek bile heyacan vericidir. Eğer 19 Mart, o kopuşu yaşatıp emekçi dinamizmi yaratabilseydi, bugün bambaşka bir siyasi iklimi konuşuyor olurduk.
3) Gezi’nin kendiliğinden ve liderliksiz karakterine karşın 19 Mart sürecinin liderliği bir süre sonra net biçimde CHP’ye geçti. 19 Mart protestoları İmamoğlu’nun gözaltısı sonrası başladığı için CHP bir nevi doğal adresti. Sosyalist sol, eylemlerin doğrudan eylem biçimini almasına öncülük etti. CHP ancak bu irade sonrası dik duruş alabildi. Yaygın örgütlülüğü, medya gücü, belediye imkanları, Özgür Özel ve İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in bireysel performanslarıyla CHP, hareketin liderliğini bir saatten sonra devraldı. Kendileri de ağır baskı altında oldukları için sokak eylemlerini sürdürmek istediler ama bunu bir miting rutinine dönüştürdüler ve dahası bu mitingleri sınıfsal bir içerikle donatamadılar. Can derdiyle her tuşa basan CHP yönetimi, genetik kodlarındaki burjuva sınıf karakteri nedeniyle dünyadaki sol popülist/reformist momenti de kaçırdı. New York’ta Mamdani’nin seçilmesi örneğinde olduğu gibi halkçı retorikle kitleleri mobilize etme tuşuna basamadılar. Nihayetinde bu kadro; ne yerel demokratik refleksleri sınıfsal bir öfkeyle birleştirebilecek ne de dünyadaki popülist sol dalgayı kavrayabilecek bir evrensel vizyon ve siyasi kapasite sergileyebildi. Oysa CHP’nin yaptığı mitingler içerisinde en çok ses getireni traktörlü çiftçilerin düzenlediği Yozgat mitingiydi.
4) CHP, İmamoğlu süreciyle başlayan bu büyük toplumsal dalgaya sınıfsal bir içerik kazandıramadığı ölçüde, siyasi inisiyatifi iktidarın elinden alacak stratejik hamlelerden yoksun kaldı. Muhalefet, baskıları sadece “hukuksuzluk” parantezine sıkıştırarak, geniş kitlelerin hayati sorunu olan yoksullaşma ile otoriterleşme arasındaki organik bağı kuramadı. Sonuç olarak CHP, oyun kurucu-gündem belirleyici olmak yerine pasif bir savunma hattına hapsoldu. Bu siyasi felç hali; Tele1 gibi muhalif mecraların susturulması ve gazetecilerin tutuklamalarıyla birleşince devletin baskı aygıtı daha da güçlenmiş oldu. Toplumsal direnç sonrası İBB’ye kayyum belki engellendi ama çok sayıda CHP’li belediye başkanı daha hapse atıldı.
5) CHP’nin durumu buyken sol cenahtaki boşlukta DEM Parti, iktidarla yürüttüğü müzakere süreçleri nedeniyle kitlesel eylemlere arasına mesafe koydu, farklı siyasi basınçları dengeleme yoluna gitti. Sosyalist sol ise önemli bir fırsata sahipti. Sosyalist gençlik grupları, ilk gün Beyazıt’taki barikatların aşılmasında öncü rol oynasa da sonrasında etkin bir siyasi alternatif oluşturamadı. Oysa tarihsel gereklilik; sosyalist öznelerin bu kritik eşikte bir araya gelerek ortak bir akıl inşasıyla kitle hareketini ileriye taşıyacak taktiksel ve stratejik bir irade oluşturmasıydı. Maalesef, bu potansiyel, sosyalist soldaki kadim dar grupçu vizyonsuzluğa kurban edildi. Sosyalist soldaki yapısal dağınıklık, ortak bir program, kampanya ve somut bir hedef birliği kurulmasını engelledi. Nihayetinde sosyalist gruplar arası yıkıcı rekabet, öğrenci hareketinde birlik zeminini dinamitledi. Sosyalist sol ancak ortak bir akıl etrafında örülecek güçlü kampanyalar ile bir alternatif oluşturabilirdi, ama hiç de şaşırtıcı olmayan şekilde bu beceri sergilenemedi.
6) Bugün 19 Mart’ın dinamiği sönümlenmiş değil. Örneğin eylemlerin ilk evresinde reaksiyoner bir seküler milliyetçilikle sokağa çıkan geniş öğrenci kitleleri, devlet aygıtının çıplak baskısıyla yüzleştikçe, süreçten öğrenerek sola kaydı. Gençlik kesimleri içerisinde sosyal demokrat ve sağ-popülist bir bilinç; yerini, daha uzun soluklu ve yapısal bir mücadele bilincine bıraktı. Bugünün asıl devrimci görevi; bu dinamik enerjiyi, sığ bir tepkisellikten/karamsarlık ikileminden çıkarıp sınıf perspektifli bir kopuşa yönlendirmektir. Bu dinamik kitle içerisinden Marksist kadrolar yetiştirmek, geleceği kazanmak için bugünün en acil görevidir. Türkiye toplumu, işçi sınıfı ve bu öncü gençlik, üzerine giydirilmek istenen bu despotik gömleğe sığmayacak kadar büyük, tarihsel geleneği ise bu gömleği yırtıp atacak kadar köklüdür.












