/ Manşet / Narodnizmden Günümüze Küçük Burjuva Radikalizmi ve Silahlı Reformizm – V. U. Arslan

Narodnizmden Günümüze Küçük Burjuva Radikalizmi ve Silahlı Reformizm – V. U. Arslan

on 5 Eylül 2020 - 13:57 Kategori: Manşet, Marksist Teori, Polemik
Facebooktwitterlinkedin

Her toplumsal sınıf, sınıf mücadelesinde kullandığı araçları ve yöntemleri çevrelerinde hazır bulur. Yani yol, yordam ve alet çantası üretim ilişkileri tarafından belirlenmiştir. Objektif maddi koşullar gücün ve güçsüzlüğün sınırlarını çizer. Sınıfların kullandığı eylem ve araçlar o sınıfa içkin özelliklerdir.

Sözgelimi, yaşamak için emek gücünü satmak zorunda olan işçiler karşılarında emek gücünü sattıkları patronları bulur. İşçilerin onlara karşı kullanacağı araçlar ve mücadele biçimleri üretim süreci tarafından belirlenmiştir: İş yavaşlatma, grevler, sendikalar, işyeri komiteleri, işçi konseyleri, gösteriler, mitingler, işgaller, genel grev ve en nihayetinde bir işçi ayaklanmasının öngününde kurulan işçi milisleri… Bu araç ve yöntemler işçi sınıfının üretim merkezlerinde yoğunlaşmasının, üretimden gelen gücünün ve kolektif davranma yeteneğinin bir tezahürüdür. Unutmamak gerekir ki bu güç ve yetenek bir potansiyeldir, her durumda açığa çıkmaz.

Örgütlülük, sınıf bilinci ve eylem karşılıklı olarak birbirini besleyen bir zincir oluşturur. Ama bu zincir her zaman yukarı doğru yükselmez; uzun inişler, hızlı çıkışlar ve dalgalanmalar birbirini takip eder. Kesin olan şey, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin işçileri mücadeleye zorlaması ve bu bağlamda işçi sınıfının potansiyelini ortaya koyma eğiliminin varlığıdır.

İşçi sınıfının kolektif özne olma özelliği oldukça kritiktir. İşçi sınıfı, kapitalistlere karşı giriştiği – en basit ve en güncel olanından, en tarihsel ve en nihai olanına dek- tüm mücadelelerde başarılı olmak için birleşmek zorundadır. Tek bir iş yerinde yapılan ücret kavgası, sadece o işyerindeki işçilerin kenetlenmesini, disiplinini ve örgütlü birliğini gerektirirken ulusal ölçekteki bir direniş, tüm ülke işçilerinin birliğini; ücretli kölelik sistemini tarihe gömmek için girişilecek bir mücadele ise işçi sınıfının uluslararası birliğini zorunlu kılar. Birlik, kolektivite, disiplin, enternasyonalizm gibi özellikler işçi sınıfında potansiyel olarak vardır ve maddi şartlar işçileri, mücadele sırasında bu özellikleri kazanmaya zorlar.

Büyük burjuvazi ise üretim araçlarının sahibi olarak kapitalist sistemde egemen sınıf konumundadır. Kapitalizmde her kapıyı açan para onlardadır. Devlet, özü itibariyle burjuva devlettir; burjuvazinin yürütme komitesi, koruyucusu ve sistemin genel düzenleyicisidir. Yasalar, mahkemeler, kolluk kuvvetleri, şiddet ve ceza tekeli, eğitim sistemi, medya, mafya, kurumsal din vs. hepsi burjuvazinin hizmetindedir. Çeşit çeşit burjuva partiler, parlamento ve farklı farklı hükümetler hep burjuvazinin işini görür. NATO, AB, IMF gibi uluslararası örgütler emperyalist kapitalist sistemin uluslararası çıkarları için vardır. Toplam nüfusun %1’ini bile oluşturmayan kapitalistler bu muazzam gücün üzerinde yükselir.

Geçmişteki egemen sınıflar gibi burjuvalar da iktidarını kolay kolay terk edecek değildir. Devrimci olasılıklar gündeme geldiğinde demokrasi maskesi düşer. Anti-demokratik uygulamalar, darbeler, savaşlar, yabancı müdahaleler, katliamlar, hatta faşist diktatörlükler… Tarih, burjuvazinin bütün bunları göze almaktan çekinmeyeceğini sayısız kez göstermiştir.

Kapitalistlerle proletarya arasında her geçen gün daha da zayıflayan küçük burjuva katmanlar yer alır. Kapitalist sistemin maddi şartları, küçük burjuvazinin kapitalistler karşısında var oluşunu her geçen gün daha da zorlaştırır. Küçük esnafın her yeri dolduran dev zincir marketlerle rekabet etme şansı yoktur, küçük köylü hızla tükenmektedir, avukatlık-mimarlık-mühendislik gibi profesyonel orta sınıf meslek grupları hızla ayrıcalıklarını kaybedip proleterleşmektedir. Bu durum küçük burjuva katmanların sisteme karşı tepki duymasına ve radikalleşmesine yol açar. Bu radikalleşme çoğu kere sağa doğru olur.

Faşizm ve İslamcılıktaki antikapitalist demagojinin kaynağı, küçük burjuvazinin büyük burjuvazi karşısındaki kıskançlığı ve acizliğidir. Küçük burjuva radikalizminin bir de sol versiyonu vardır. Bu versiyonda başrollerde aydın ve yarı-aydınlar vardır, geleneksel küçük burjuvazi daha geri plandadır. Kaynama noktası akademidir; üniversite öğrencileri ve akademisyenler ile yine yüksek öğrenimden geçen profesyoneller (avukatlar, mühendisler…) ve entelektüeller sistem karşıtı öfkeyi kendi tarzlarıyla örgütlemeye koyulurlar.

Küçük burjuvanın sol keskinliği ön plana çıkabildiği oranda geniş öğrenci gruplarını, orta sınıfın dağınık bireylerini, işsizleri ve yer yer örgütlü olmayan işçi gruplarını kendisine çeker. Ne var ki küçük burjuvazi, toplumsal zayıflığına koşut olarak, sınıf mücadelesinde kullanacağı etkili araç ve yöntemlerden mahrumdur. Sisteme karşı mücadelesinde, işçi sınıfının sahip olduğu hiçbir araca sahip değildir.

Yaşamı var eden, sistemin can damarındaki işçi sınıfı kolektif bir sınıftır; tüm ekonomiyi felç edip kontrolü ele alma yeteneği vardır. Söz gelimi yollar, fabrikalar, silah endüstrisi, bankalar, limanlar, hava alanları gibi bütün önemli ekonomik birimler ve ulaştırma-haberleşme araçları işçi sınıfının elleri altındadır. En önemlisi de işçi sınıfının grev ve diğer eylemlerinin emekçiler adına muazzam bir okul olmasıdır. İşçi sınıfı eylemlilik sürecinde siyasal olarak radikalleşir ve öncü işçiler gelişerek devrimci lokomotif haline gelir. Bu süreç yenilgiler ya da zaferler eşliğinde kesintiye uğrayabileceği gibi sıçramalarla ileriye doğru da atılabilir. Gerekli radikallik ve örgütlülük sağlandığında milyonlarca emekçinin tazyiki, burjuva devletin kolluk güçlerinde dağılmaya ve saf değiştirmeye neden olur. Kitlesel genel grevler, toplumun radikal biçimde sola kayışını ve işçi özyönetim organlarının doğuşunu müjdeler. Bu da sosyalist devrimin şafağıdır. Proletaryanın devrim hamlesi kabaca bu şekilde gelişir.

Ne var ki küçük burjuvazinin böyle toplumsal güçleri yoktur. Öğrencilerin ders boykotu sisteme zarar vermez, esnaflar kepenk kapatsa ancak kendilerine zararları olur, protesto gösterilerinin sınırlılığı barizdir… Bu güçsüzlük, bir çeşit çaresizlik durumudur ve maceracılığın başlangıç noktasıdır.

Radikalleşen unsurlar çoğu kez bir çıkış yaratmak için küçük gruplar halinde sansasyonel eylemleri planlamaya başlar. Aydın radikalizmi, yöntemlerini haklı göstermek için bu eylemleri haklılaştıran teoriler üretmekte zorlanmaz. Temel argüman baskıya (faşizme) karşı başka türlü mücadele edilemeyeceği, en devrimcinin kendileri olduğu ve sansasyonal eylemlerle (silahlı propaganda, öncü savaş vb) halkı uyandıracaklarıdır. 19.yy’dan beri çok farklı coğrafyalardaki çok farklı örgüt ve geleneklerin aynı “teori”leri üretmesi tesadüfi değildir. Bu durum küçük burjuvazinin toplumdaki objektif konumu ile bağlantılıdır. Böylece küçük burjuva radikalizmi, bir mücadele pratiği ve geleneğiyle ortaya çıkmış olur.

Çoğu kez adanmış, kararlı bir çekirdek, gizli bir örgütle, kestirmeden sonuç almaya çalışır. Bireysel terörizm, gerillacılık, maceracılık, darbecilik gibi çoğu kere egemen sınıfın işine yarayan, hatta kimi zaman onlar tarafından kullanılan yöntemler geliştirilir.

Sınıf mücadelesinin tarihi boyunca bu tarz örgütlerin devletlerin istihbarat örgütleri tarafından kullanılmaları ya da doğrudan yönlendirilmeleri durumu defalarca yaşanmıştır. Zira sansasyonel eylemler, egemen sınıf için ülkenin gündemini ve sınıf mücadelesinin seyrini etkileyecek kullanışlı araçlara dönüşebilir. Örneğin 1917 öncesi Rusya’daki silahlı aydın geleneği Narodniklerin askeri kanat sorumlusu olan Yevno Azef Çarlık gizli servis elemanıydı ve bir ajan provokatör olarak çalıştığı sırada onu çalıştıran bölümün bakanına düzenlenen suikasttan bile sorumluydu…

Yine 2002’de çöken ve Yunan devletiyle bağları açığa çıkan 17 Kasım Örgütü 30 yıla yakın bir sürede birçok sansasyonel eyleme imza atmıştı. Bu tarz bolca örnek verebiliriz. Sistem şu ya da bu kişiye dayanmadığı için kişi ya da kişileri gözden çıkarmak ve patlayan bombanın tozu dumanı arasında halkı korkutup dolaplar çevirmek egemen sınıfların her daim iyi bildiği bir iş olmuştur.

Küçük Burjuva Radikalizminin Programı: Silahlı Reformizm

Küçük burjuva radikalizminin bu yöntemlerine, halkımızın kahramanlığı retoriği ve güçlü bir romantizm eşlik eder. Felsefi arka plan materyalizm değil, felsefi idealizmdir. Devrimci iradeye metafizik anlamlar yüklenir. Buna koşut biçimde sınıf mücadelesi önemsenmez, işçiler pasif destekçiden öte bir anlam kazanamaz. Bunun dışında küçük burjuva radikalizminin savunucuları proleter devrimcilikle her zaman büyük bir rekabet içerisindedir. Nihayetinde işçi sınıfı mücadelesine olan bu yabancılık ve proleter devrimcilerle olan rekabet, küçük burjuva radikalizminin siyasi programına da yansır.

Küçük burjuva radikalizmi Türkiye ve dünyadaki hemen her örnekte devrimle işçi iktidarının kurulmasına karşı çıkar. Demokratik devrim, halk devrimi vb adı altında kapitalizmin ufkunu aşmayan, sınıf işbirliğine dayanan, çoğu durumda halkın gerici duygularına oynayan, popülist bir dünyaları vardır. Bundan dolayıdır ki sistemle uzlaşmaları hiç de zor olmaz. Yani görüntüdeki radikallik (silahlı propaganda) özdeki ılımlılığı-sıradanlığı perdeler. Lenin, Rusya’daki bu geleneğe silahlı reformizm adını takmışken, Troçki bombalı liberaller benzetmesini yapmıştı. Bu grupların burjuvazi ile masaya her oturduklarında varmış oldukları uzlaşılar sistemden aslında kopuk olmadıklarını ortaya koymuştur.

Gerilla örgütlerinin silahı devleti masaya çekmek için bir pazarlık kozu olarak kullanması evrensel bir durumdur. Son olarak Kolombiya’daki FARC gerillalarının (Türkiye’de sosyalistler arasında çok takdir görüyorlardı) aslında sosyal demokratlardan öte bir radikalliklerinin olmadığı devletle yapılan anlaşmayla ortaya çıkmıştır. Devletle olan kan davası yatıştığında bu grupların hiçbir numarası kalmaz, ortada radikallik namına pek bir şey bulunamayacaktır.

Soğuk Savaş’ın bitmeye yüz tuttuğu yıllardan itibaren küçük burjuva radikalizminin ne kadar iktidarsız olduğu bariz biçimde ortaya çıkmıştır. Gerilla örgütleri köylü tabanının desteğini sağladığı durumlarda devletler tarafından ciddiye alınmış ve yapılan pazarlıklar ve uzlaşmalar, örgüt önderliği ve programlarının küçük burjuva karakterini ortaya koymuştur. Nikaragua’daki Sandinistler, Meksika’da Zapatistalar ya da Nepal’de Maoistler…

Türkiye’de de gerillacılığın en bilindik örneklerinin de benzer siyasi programlara sahip oldukları bilinmelidir. Hiçbirisinin proleter devrim ve işçi iktidarını savunmaması ya da çoğunun demokratik cumhuriyetçi PKK’nin liderliği altına girmesi şaşırtıcı değildir. Yani bu gelenek literatürde “küçük burjuva devrimciliği” olarak geçse de devrimciliği emperyalist kapitalist sistemden kopuş olarak tanımlarsak bu küçük burjuva eğilimlerin “devrimciliği” oldukça su götürür hale gelir. Bu yüzden küçük burjuva devrimciliği yerine “küçük burjuva radikalizmi” demek daha doğru olacak ve kafa karışıklığını engelleyecektir.

Küçük burjuva radikalleri kendilerini halkın kurtarıcı kahramanları olarak görür. Gerçekten de şehir ya da kır gerilla faaliyetleri sıradan insanların yapacağı işler değildir, ayrıca emekçilerin toplumsal gerçekliği bu işlere hiç uymaz. Dolayısıyla bu kahramanlık anlayışı ister istemez elitizmi şekillendirir. Ne var ki gerçek devrim, sınıf bilinciyle donanmış emekçi kitlelerce gerçekleştirilebilir.

Kahramanlarımızın halk adına hareketi ise halkın en fazla pasif desteğine dayanır ve bu haliyle sınıf bilincinde geri düşüşe hizmet eder. Troçki’nin dediği gibi bu mücadele biçimi “kitlelerin rolünü kendi beyinlerinde küçültür, güçsüzlüklerine onları ikna eder ve onların gözlerini ve umutlarını bir gün gelip görevlerini tamamlayacak büyük bir intikamcı ve kurtarıcıya çevirir.” “Küçük burjuva radikalleri istedikleri kadar maceracılığın ve bireysel terörizmin kitleler üzerindeki yükseltici ve uyarıcı etkisinden bahsetsinler. Ama tecrübe tersini ispatlar.” Yine Troçki’nin sözlerine başvurursak: “Karmaşanın dumanı çekilir, panik kaybolur, öldürülen bakanın yerine halefi gelir, hayat eski haline döner, kapitalist sömürü çarkı eski haline döner, sadece polis baskısı her zamankinden daha merhametsiz ve pişkin olur”

Bu hareket militanlarını kahramanlık, macera, elitizm, romantizm çeşnisinin cazibesine kapılan, proleter olmayan genç kuşak ve yarı aydınlar arasından bulur. Sınıf mücadelesinin zayıf olduğu dönemler bu cazibe daha bir etkileyicidir. Bilimsel sosyalizmin çizdiği doğrultuda, kendi ritmini sınıf mücadelesinin ritmine göre düzenleyen, uzun soluklu, sabırlı bir mücadele oldukça zordur. Bu zorluk işçi sınıfının yenilgi dönemlerinde çok daha ağırdır. Ama işçi sınıfının mücadelesinin yükseldiği ve devrimci Marksist partilerin etkin olduğu dönemlerde, bu gençlik kesimleri ve hatta küçük burjuvazinin büyük bir kısmı proletaryanın bayrağı altında toplanmaya başlayacaktır.

Aydın radikalizmi yenilgi dönemlerindeki işçi sınıfının pasif durumunu o tarihsel andan soyutlar, genelleştirir; bu durum değişmeyecekmiş gibi düşünür. Marx’ın sınıfsız topluma gidecek yolu açmaya yetenekli ve bundan çıkarı olan ilk ve tek sınıf proletaryadır tespiti yok sayılır. Böylelikle kitlelerin yaratıcı ve devindirici gücüne sırt çevrilir. Artık tek yol kalmıştır: iflah olmaz, idealist iradecilik. Tüm maddi gerçeklerden koparak küçük bir azınlığın silahlı eylem gücünün her şeye yeteceğine inanılır. Böylelikle kendilerinin devrimci eylem dedikleri hareketlerin durmadan yüceltilmesi zorunlu hale gelir, çünkü hareketin üyeleri bu eylemlerle tatmin olur.

Teori ve sınıf mücadelesi küçümsenir ve okumak zaman kaybı olarak görülür. Ama bir yandan da Marksizm ve Leninizm, saygınlıklarından yararlanmak üzere (tabi ki içi boşaltılarak) kullanılır. Böylece genç kuşağın küçük burjuva radikalizmi ile bilimsel sosyalizm arasındaki farkı anlaması zorlaşır, bu da Marksizme indirilmiş bir darbe anlamına gelir.

Blanqui, Bakunin, Narodnizm Geleneği ve Marksizm

Küçük burjuva radikali hareketlerin karşısına proleter devrimciliği çıkaran kişi K.Marx olmuştur. Genç Marx ve Engels daha yolun başında bu gelenekle hesaplaşmak durumundaydı. Proudhon, Blanqui ve Bakunin’in ideolojik ve örgütsel açılardan yenilgiye uğratılması için Marx ve Engels’in yoğun bir mesai harcaması gerekmiştir.

Auguste Blanquie dönemin Fransa’sında kurduğu gizli örgütle hükümet darbesi yapıp yönetime geçmeyi planlamış ve buna birkaç kez teşebbüs etmiştir. Onun gözünde ne işçi sınıfının merkezi bir rolü ne de kitlesel mücadelelerin önemi vardı. Ona göre uzmanlaşmış, disiplinli, yer altı örgütünün yapacağı doğrudan silahlı eylem devrimin kapısını açacaktı. Blanqui bu tarz girişimlerinde başarısız olsa da kahramanlara özgü tarzı birçok siyasal çevreyi etkilemiş, özellikle 19.yy Fransa solculuğunda derin izler bırakmıştır. Bu yüzden Marx Blanquiciliğin etkisine karşı “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” sloganını sürekli öne çıkarmış, kitlelerin devindirici gücünde ve proletaryanın kurucu özne olma rolünde ısrarcı olmuştur. Örneğin 1.Enternasyonal’in kuruluş bildirgesinde aşağıdan sosyalizmin temel prensip olarak kabul edilmesi ve her türlü yukarıdancılığa karşı net tavır alınması için Marx ve Engels yoğun bir çaba sarf etmiştir.

Paris Komünü’ndeki en önemli güç olan Blanquizm, hatalarıyla Komün’ün yenilmesinde büyük paya sahiptir ve bu tarihten itibaren gücünü yitirecektir. Örgütlü işçi hareketinin olgunlaşması ile beraber Marksizmin yükselişe geçmesi bu durumda belirleyici olacaktır.

Paris Komünü’nde Blanquicilikten sonra en etkin olan akım Proudhoncu anarşizmdir. Ne var ki çok tipik bir küçük burjuva tepkiselliği olan Proudhonculuk radikal eylemlere şiddetle karşıdır. Ama Bakuninci anarşizm için durum tam tersidir. Ondan ilhamını alan anarşist gruplar 19.yy sonu ve 20.yy başında Avrupa’da ve ABD’de çok sayıda üst düzey suikasta imza atmıştır. Bu suikastlarda öldürülenler arasında dönemin ABD Başkanı ve Avrupa’daki çeşitli krallar da vardır. Gelgelelim bu isimlerin öldürülmesi sisteme hiçbir zarar vermemiştir. Tersine kapitalistler işçi hareketini bastırmak için bu eylemleri bahane olarak kullanmıştır. Marx ve Engels Bakunin’i mahkum ederken onun kestirmeci, komplocu ve maceracı yanlarını yerden yere vurmuştur.

Küçük burjuva radikalizminin Rusya’daki hareketinin adı Narodnizm’di. Narodnik gelenek, gerek sayısız başarılı silahlı eylemleri gerekse de siyasi gelenekleriyle uzun yıllar boyunca Rusya’da yaşayan efsane durumundaydı. 1917 yılı hiç yaşanmasaydı tarihe de böyle geçebilirlerdi. Hatta diyebiliriz ki Narodnikler Türkiye’deki gerillacı sol gruplar için basbayağı rol modeli olması gereken bir gelenektir. Baktığımız zaman bu hareketin üyeleri çoğu kez olduğu gibi aydın, orta-üst sınıf, öğrenci gibi katmanlardan geliyordu. Yine tipik olarak halk adına hareket edip onları Çarlık zulmünden kurtarmayı amaçlıyorlardı.

Dönemin en çok ezilen ve sayıca en kalabalık toplumsal grubu olan köylülüğü temel alıyorlardı. Ama halka rağmen halk için anlayışının trajedisiyle karşılaşıp köylüler tarafından jandarmaya teslim ediliyorlardı. Köylülere gitme çalışmalarının başarısızlığının ardından sözde halkı uyandıracak olan doğrudan silahlı eylemlere başlandı.

Eylemlerle ortaya konana ve yüceltildikçe yüceltilen halk kahramanlığı gençliğin bir bölümü için oldukça cezbediciydi. Çarlık rejiminin üst düzey temsilcilerine, hatta bazen çarın kendisine silahlı-bombalı saldırılar düzenliyorlardı; suikastler, bombalı saldırılar ve sabotajlar… Bu saldırıların birinde çarı öldürmeyi başarmışlardı. Tabi, öldürülen çar II.Alexandr yerine III.Alexandr gelmiş, varsayılanın tersine halkta bir “kızışma” olmamış, çarlık rejiminin kılına zarar gelmemişti. Üstüne üstlük çarlık despotizmi bu saldırılar sayesinde baskısını arttırıp toplumsal muhalefeti ezme fırsatını yakalamıştı.

Lenin’in abisi yeni çara karşı böyle bir saldırı planlarken yakalanmış ve idam edilmiştir. Fedakarlık ve kahramanlık etrafında oluşturulan tipik romantizm Narodnizmin belirgin özelliğidir. Öyle ki dünyaca ünlenen Narodniklerin ne kadar cani insanlar olduğunu okuyucularına aktarmak için ABD’den Sibirya’ya gelen ve toplama kampındaki Narodniklerle bir ay geçiren bir burjuva gazeteci bu kahramanlarla vedalaşmasını gözyaşlarıyla yapmıştır. Gelgelelim Rusya’da modern proletaryanın ortaya çıkışı ve yükselen işçi hareketiyle Marksizm güçlenmiş Lenin ve Troçki gibi siyasete Narodnizme sempati duyarak başlayan genç aydınların içerisindeki en ileri unsurlar Marksizme kazanılmıştır. Lenin ve Bolşevikler Narodnik eylemcilerin adanmışlığına sahip çıkarken devrimci özverinin işçi sınıfının mücadelesinde sergilendiği yepyeni bir devrimci gelenek yaratmışlardır.

Narodniklerin yaldızları ise 1917 yılında dökülmeye başlamıştır. 1917 Şubat ayında çarlığın yıkılması sonrası devrim hareketi durulmamış, işçiler sosyalizm için mücadeleyi sürdürmüştür. Ama Narodnikler Rusya’da sosyalist devrim öngörmediklerinden devrimci hareketin çoktan gerisinde kalmışlardı. İyice zayıflamış olan burjuvalar, aristokratlar ve emperyalistler yaklaşan işçi devrimini durdurmak için bir zamanlar terörist dedikleri ve darağaçlarına gönderdikleri Narodniklere bel bağlıyorlardı.

Ekim’de Bolşeviklerin yıkacağı son burjuva hükümet Narodniklerin başında olduğu Kerenskiy hükümeti idi. Narodniklerin ünlü avukatı Kerenskiy, iktidardayken tam bir halk düşmanı olduğunu ispatlamıştı. Ekim Devrimi ile işçi sınıfı iktidarı ele geçirince küçük burjuvazinin temsilcisi olan Narodnikler devrime karşı cephe almış, içlerinde büyük bir kesim Beyaz Ordu’ya yazılmış, hatta Lenin’e suikast düzenlemişlerdir (kafasına aldığı bu merminin etkisini Lenin ölene dek yaşamıştır). Görüldüğü gibi Bolşeviklerin gelişiminde küçük burjuva radikalizmi ile mücadelenin önemli bir yeri olmuştur.

1968 ve Sonrası

Ekim Devrimi ve ardından gelen iç savaşta Marksistler Narodnizmin tabutuna son çiviyi çaksa da küçük burjuva radikalizmi 1960’larda daha güçlü ve küresel bir dalga olarak geri geldi. Tarihin ironisi olacak şekilde küçük burjuva radikalizmi bu sefer kendisini anarşist ya da Narodnik olarak değil “en” Marksist-Leninist olarak ortaya koyuyordu. Bu sorumluluk Stalinizmin omuzlarındadır. Şöyle ki SSCB Stalinizm elinde yozlaşmış, dünya statükosunun bir parçasına dönüşmüştü. SSCB’ye bağlı komünist partiler (KP’ler) bırakın devrimlere öncülük etmeyi işçi sınıfının önündeki en büyük engellere dönüşmüşlerdi. Bu durumda KP’lerin bürokratlığına, düzen içiliğine ve işçi hareketinin frenlenip pasifize edilmesine karşı öğrenci-aydın hareketi kendi radikal yolunu çizmeye koyuldu.

Blanqui, Bakunin ve Narodnikler çoktan geride kalmışlardı ama onların gelenekleri, aslında aynı argüman ve yöntemlerle, ama farklı bir bayrakla geri gelecekti. Süregiden ulusal kurtuluş hareketleri (Filistin, Vietnam, Cezayir) ve Küba ve Çin deneyimlerinin çok yanlış okunması, gerilla mücadelesi ile devrimlerin derhal başlayacağı yönünde ölümcül yanılsamalara yol açtı.

Türkiye’de 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanması yaşanırken devrimci öğrenci hareketi gözünü çoktan uzak kırsal alanlara dikmişti bile. Buna göre “Anadolu bozkırı tutuşmaya hazırdı”, devrimci öncünün doğrudan silahlı eylemle kıvılcımı çakması halkın uyanışı için yeterliydi. O günkü koşullarda devrimci gençliğin Marksist Leninizmin küçük burjuva radikalizmine karşı (Blanquicilik, anarşizm ve Narodnizm özelinde)ı mücadelesini analiz etme ve gerekli sonuçları çıkarma imkanı olmadı. Meseleyi gerillalar çözecekse işçi sınıfına, partisine ve programına (yani Marksizme ve Leninizme) ne gerek vardı ki!

Daha sonraki yıllarda Stalincilikten ve bilhassa da Maoculuktan büyük hayal kırıklığına kapılan küçük burjuva radikalizmi bir süre sonra faturayı Marksizme ve işçi sınıfına kesti. Marksizm-Leninizmden (aslında Stalinizmdi) hevesleri çabuk kaçan 68 döneminin Batılı aydın radikalleri, entelektüelleri ve akademisyenleri, kimlik-kültür solculuğunu keşfedecek ve postmodernizmi inşa edecekti. Emperyalist kapitalizm bu mesaiye yoğun destek verdi. “Marksizm otoriterdir”, “işçi sınıfı tüketicidir”, “işçi sınıfı ölmüştür”, “iktidar yozlaştırır”, “mega anlatılar kötüdür” vs vs. Emperyalist kapitalizm için bunlar çok güzel ve faydalı fikirlerdir. Ve desteklendiler tabi.

Diğer taraftan 1980’lerden itibaren küçük burjuva radikalizminin temsilcisi gerilla örgütlerinin pek yaşam alanı kalmadı. İstisnalar ise sadece fiyaskolara imza atabildiler. Türkiye’nin kendine özgü şartları farklı bir gelişim seyri yaratsa da geniş tarihsel spektrumda benzer şeyleri yaşadık.

Türkiye’de de küçük burjuva radikalizmi çok güç kaybetti. Travmatik sonuçları ortada olan aynı eylem tarzındaki ısrarlar, birbiri ardına kuşakları karamsarlığa ve politikadan kopuşa sürükledi. Küçük burjuva radikalizminin diğer birçok örneği ise “bombalı liberaller” deyişine tam uygun şekilde postmodern kimlik siyasetiyle birleştiler. Diğer taraftan güçlü gelenekleri ve ideolojik etki alanları ile küçük burjuva radikalizmi ciddiye alınması gereken bir yanlış bilinç ve çeldirici olmaya devam ediyor.

*https://www.marxists.org/turkce/trocki/1911/kasym/00a.html

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı