/ Güneş Gümüş / Alt-Emperyalizm Tartışmaları: Ezber Bozmayı Bilmek – Güneş Gümüş

Alt-Emperyalizm Tartışmaları: Ezber Bozmayı Bilmek – Güneş Gümüş

on 8 Eylül 2020 - 15:43 Kategori: Güneş Gümüş, Manşet, Marksist Teori, Polemik
Facebooktwitterlinkedin

AKP’nin izlediği saldırgan uluslararası siyaset ve sınır ötesi askeri müdahaleler, Türkiye’nin emperyalist hiyerarşideki yeri konusundaki tartışmaları canlandırdı. Deniz ötesi bir ülkede, Libya’da, iç savaşa müdahil olup ülkenin kaderini değiştiren, petrollerine çökmeyi kafaya koyan; Suriye’nin kuzeyinde stratejik işgal alanları oluşturup buralara kaymakam ve emniyet müdürü atayan; Kuzey Irak (Güney Kürdistan) dağlarında kalekollar kuran; Sudan üzerinden Kızıldeniz’de askeri ve ekonomik bir liman olarak kullanabileceği bir adaya kavuşan; Doğu Akdeniz’de diğer ülkelere kafa tutup donanma eşliğinde hidrokarbon arayan; Yunanistan’ı ve Kıbrıs’ı darlayan; Kafkaslar ve Balkanlar’da nüfuz alanları oluşturan; zaman zaman Rusya ve ABD ile karşı karşıya gelen; son olarak Fransa ile restleşen bir ülkeyi sömürge (yarı ya da yeni) kategorisine koymak iyiden iyiye zorlaştı. Ama söz konusu olan Türkiye solu olunca ne yazık ki eski ezberleri aşmak büyük mesele haline geliyor. Bu ezberlerin bozulmasının önemi ortada: Türkiye bir kez sömürge olarak tanımlandığında ister istemez bağımsızlık, yurtseverlik, kurtuluş savaşı gibi kavramlar solun gündemine girmek durumunda kalacaktır. Çarpık bir antiemperyalizm anlayışıyla kah Rusya, kah İran ilerici ilan edilecek; milliyetçilik ortak paydasına doğru adım atılacaktır. Yarı-sömürge tahlilinden ulusal çıkarlara geçiş o kadar kolay ki! 1974’te sosyalistlerin Kıbrıs’ın işgalini alkışlaması bu yüzden pek şaşırtıcı değil. Ama 2020’de aynı tahlilleri kaba saba şekilde savunmak sadece bönlük olarak değerlendirilebilir. Kısacası bu tartışma gayet mühim. 

Ayrıca meselenin AKP’yi aştığını da yeri gelmişken söylemek gerekir. Tamam Müslüman Kardeşler ortaklığı AKP’nin marifeti, ama Mavi Vatan gibi projelerin ulusalcı devlet üst kadrolarının yaratımı olduğunu düşünürsek alt-emperyalist politikaların AKP’yi aşarak bir devlet politikası olduğunu görürüz. Devrimcilik bu politikaya cepheden karşı olmayı gerektirir. Bunu yarı sömürge tezleriyle yapamazsınız, yapmaya kalkanlar da tutarsızlığın dibini boylar. Alt-emperyalizm tahlili ise ilgiyi yabancı düşmanlardan çok içerideki düşmana yönlendiren devrimci bir öze sahiptir. Kısacası sosyalistlerin doğru konum alabilmesi için Türkiye’nin uluslararasını siyasetini emperyalist hiyerarşi içinde kavraması elzemdir. 

Ezberleri Aşmak

Türkiye solu çoğunlukla ülkenin uluslararası hiyerarşideki konumunu göz ardı ederek geçmişten miras aldığı analizlere takılıp kalıyor. Mahir Çayan ve dönemin devrimci önderlerinin yarı-sömürge tespitlerinden bir adım yol alınabilmiş değil. Kimileri yarı-sömürge kelimesini yeni-sömürge ile değiştirse de içerikte değişen pek bir şey yok. Sömürge demek egemenlik haklarının tamamının ya da bir kısmının devri demek. Yarı-sömürge ya da yeni-sömürge diyenler de “başında sömürge valisi olmasa da emperyalistlerin dediklerinin dışına çıkmayan kukla-diktatör rejimler eliyle yönetilen ülkeler”den bahsediyor. Bu tezler aslen Üçüncü Dünya milliyetçiliğini benimseyen Bağımlılık Okulu teorisyenleri gibi Batılı entelektüellerin emperyalist kapitalist düzeni Güney ile Kuzey ikiliğine sıkıştırmasına dayanıyor. Türkiye’de de yarı-sömürge/yeni-sömürge diyen sosyalist yapılar da siyasal hedeflerini iyiden iyiye geride kalan “tam bağımsız Türkiye” şiarına sıkıştırmaktalar. Kemalizmle yakın akrabalığı olan bu yaklaşımın sosyalizmden anladığı ise yine milliyetçilikle kesişen ulusal kalkınmacılık başkası değil.  

Bugün Türkiye’nin bağımsızlığını savunmak, bu arkadaşlar öyle düşünsün ya da düşünmesin Türkiye emperyalist hiyerarşide daha üstlerde yer alsın demeye denk düşmektedir. Kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesini ifade eden emperyalizm çağında bütün dünya karşılıklı bağımlılık ilişkileriyle birbirine bağlanmıştır. Mesela ABD, Çin’in yükselişinden rahatsız olsa ve onu baltalamaya çalışsa da aralarındaki ticaret savaşı iki ülkeyle birlikte küresel ekonomiyi de durgunluğa sürüklemektedir. Yani ABD de bariz biçimde Çin’e bağımlıdır. Devletlerin bağımlılık düzeyini belirleyen ekonomik-askeri-siyasi gücünden başkası değildir. Kısacası bağımsızlık kapasitesinin artması ancak daha güçlü ekonomi, daha güçlü ordu ve daha güçlü ortaklarla mümkün. Yani daha fazla bağımsızlık için emperyalist piramidin yükseklerine tırmanmak gerekiyor.  

Bugün sömürge yönetimiyle yönetilen ya da kımıldama hakkı bile olmayan bir kukla iktidarın başında olduğu sömürge tipi rejimler dünya üzerinden tamamen silinmiş değildir. Ama Üçüncü Dünya’nın çoğunluğu açısından durum hiç de bu şekilde değil. Emperyalist düzen ulus-devletler üzerinden şekillenen bir hiyerarşiyi içermektedir. Bu hiyerarşiyi sadece en tepede emperyalist güçler ve altında geri kalan bütün dünya ülkelerini kapsayan sömürge çuvalıyla açıklamak ve anlamak mümkün değil. Bu teorik perspektifin vahametini şöyle örneklendirelim; sömürgecilik tezlerini devam ettiren arkadaşlara kalsa Çin hala sömürülen 3. Dünya’nın mazlum bir ülkesi. 

Alt-Emperyalizm mi?

Alt-emperyalizm kavramını tanımlayarak başlayalım. Zira bu kavram bugünlerde sol literatüre girse de hala bilmeyenler ya da yanlış anlayanlar çoğunlukta.

Kavramın isim babası, aşılamaz bir Güney-Kuzey karşıtlığını savunan Bağımlılık Okulu’nun bir üyesi olarak Ruy Mauro Marini. Brezilya’da 1964 darbesi sonrasındaki askeri cunta iktidarı döneminde yapılan sermaye birikimini ve buna bağlı olarak Brezilya’nın artan bölgesel müdahaleciliği analiz etme ihtiyacı hisseden Marini, alt-emperyalist kavramını literatüre kazandırdı. Alt-emperyalizm, emperyalist ilişkilerin bir boyutunu – Üçüncü Dünya’nın sermaye birikimi açısından sivrilmiş ülkelerinin bölgesel güçler olarak yükselişini – anlatan bir kavram. Bu durum, emperyalist hiyerarşiye bir başkaldırı filan değil; onun dinamiklerinin yarattığı bir sonuç.

Öncelikle emperyalizm denildiğinde ne anlamak gerektiğinden başlayalım. Dünya üzerinde yüzlerce yıldır yayılmacı eğilimler kendini gösteriyor. Emperyalizm ise diğer yayılmacılık biçimlerinden farklı olarak Lenin’in de vurguladığı gibi kapitalizmin yeni bir evresini; tekelci aşamasını ifade ediyor. Sermayenin sadece anlık değil genel ve uzun vadeli çıkarları uğruna ulus-devletler temelinde süren bir ekonomik ve jeopolitik rekabet düzeni olarak emperyalizmi kavramak gerekiyor. Emperyalist yayılmacılığın geri planında öyle ya da böyle sermayenin çıkarları var; bu çıkarların dayandığı ekonomik-politik ilişki biçimleri değişebilir. Ki öyle de oluyor.

Bölgesel Güçlerin Yükselişi

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Üçüncü Dünya’da yükselen ulusal kurtuluş hareketlerinin basıncı ve klasik sömürgeciliğin emperyalist kapitalizm için bir yüke dönüşmesiyle dekolonizasyon süreci yaşandı. Sonuçta Üçüncü Dünya’da kentleşmenin hızlanması, nüfusun proleterleşerek ucuz işgücü haline gelmesi ve geniş bir bölgenin büyük bir pazar olarak kapitalist tüketime açılması uluslararası tekeller açısından da çekiciydi. Bu dönem sonrasında Üçüncü Dünya’nın çiçeği burnunda iktidarları, neredeyse tamamen, geleceğin sanayileşmede olduğunun bilinciyle milliyetçi bir kalkınma modeline yöneldiler. Emperyalist ortakları ile işbirliği içerisinde bu yöntemle epey yol alanlar oldu, beceremeyenler de… Yani ithal ikameci ekonomi politikalarının popülerleştiği bu sürecin her ülkedeki sonuçları farklıydı. Troçki’nin eşitsiz ve bileşik gelişim yasasında da ifade ettiği gibi geriden gelenin öne çıkanı yakalaması için sıçramalı şekilde gelişmeye ihtiyacı var. Küresel rekabet altında sıçrama yapabilmek ise bütün kaynakları bu uğurda sevk edebilecek bir siyasal örgütlenmeyi gerektirir; yani güçlü bir devlet geleneğini. Gerçekten de Üçüncü Dünya’da ithal ikameci modelle sermaye birikimini ilerleterek çıkanlar geri planda güçlü bir devlet geleneğine sahip olanlar olmuştur. Sermayedarlar tek tek kendi kısmi çıkarlarının peşinden koşarken genelin çıkarlarını hiçe sayabilir. Devlet, orta ve uzun vadede her zaman sermayenin genel çıkarlarını kollayan bir örgütlenme olarak Üçüncü Dünya’da bölgesel güçlerin ortaya çıkışında kritik bir rol oynamıştır. Devlet, sadece sermaye gelişimi için korunaklı bir iç pazar yaratıp emek-sermaye ilişkilerini düzenlememekte; küresel rekabette de diğer sermayeler karşısında kendi kapitalistlerinin hamisi olmaktadır. 

Emperyalist hiyerarşinin bölgesel güçleri olan alt-emperyalistlerin ortaya çıkışında emperyalistlerin sahadan çekilmesinin yarattığı boşluk da etkili oldu. Vietnam sendromu sonrasında bölgesel müdahalelere aktif katılımdan uzak duran ABD’nin bıraktığı boşluk bölgesel güçlere hareket alanı sağlamıştır. Karmaşık denklemler içinde şekillenen bu uluslararası ilişki hedeflenmemiş sonuçları da beraberinde getirmiştir. ABD’nin bölgesel çıkarlarını kollamak için desteklediği yerel güçler, kendi sermaye çıkarlarını kollayabilecek, kimi zaman hegemonya alanını korumak için büyük emperyalistlerle de gerilimler yaşayabilecek bölgesel aktörlere dönüşebilmişlerdir. Mesela geçmişte Kıbrıs işgali için ABD’ye kafa tutan Türkiye, günümüzde de yeri geldiğinde büyük güçlere diş geçirmeye çalışmaktadır. Bu noktaya dikkat; karşı karşıya gelebilmek demek kimi zaman koşullardan yararlanıp istediklerinin bir kısmını elde etmek kimi zaman kuyruğu sıkıştırıp geri adım demek olabilir. Alt-emperyalist ülkelerin bölgesel hegemonya kapasitesinin bir sınırı var; kendi sermaye ve askeri çaplarıyla da belirlenen bir sınır..

Emperyalizmin tepesindeki ABD’nin eski kudretinde olmayışı, Ortadoğu’dan çekilmesi, çok kutuplu bir dünyada Rusya-Çin gibi güçlerin alternatif sunması, alt-emperyalist güçlerin hareket alanını daha da genişletti. Türkiye, Suriye’de Rusya-ABD karşıtlığından yararlanarak hegemonya alanını artırdı mesela.

Peki ya Türkiye’nin Durumu?

Alt-emperyalist güçler dediğimizde emperyalist güçlerin bir gerisinde bulunan, gücü kendi bölgesinde hegemonya mücadelesinde bulunmaya yeten, kendi çıkarlarıyla uyuştuğu ölçüde emperyalist güçlerle ittifak halinde hareket eden ulus-devletlerden bahsediyoruz. Nasıl emperyalizm bir hiyerarşiyi ifade ediyorsa alt-emperyalist olarak tanımlanan güçler arasında da bir denklik yoktur. Almanya ile Hollanda arasındaki eşitsizlik, Güney Kore ile Türkiye arasında da var. 

G-20 üyesi olan Türkiye, 1970’lerden beri Ortadoğu coğrafyasında en büyük gayri safi yurt içi hasılaya (belli bir zaman aralığında ülke içinde üretilen tüm nihai ürünlerin ekonomik değerini gösteren ölçüt) sahip ilk beş ülkeden biri. İlk beşten oluşan grup İran, Suudi Arabistan, İsrail, Türkiye, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında yer değiştiriyor ve son 20 yıldır Türkiye çoğunlukla liste başı. 

Türkiyeli sermaye grupları, bölge ülkelerde yatırım ve ihalelere önemli ölçüde varlık gösteriyor. Dünyanın en büyük 500 şirketi listesine giren Koç grubu Güney Afrika, Pakistan, Romanya’da fabrika satın alarak yatırımlara girişip pazarını genişletiyor. Yıldız Holding, Belçikalı dünyanın lider çikolata markalarından Godiva, İngiliz dev gıda şirketi United Biscuits’i ve Avrupa’nın önde gelen bisküvi markası McVities’i alarak sermaye yatırımlarını ve pazarını büyütüyor. Ya da Çalık Holding Arnavutluk’un ve Kosava’nın ikinci büyük bankası BKT’ı 2006’da,  Arnavutluk telekomu olan Albtelecom’un %76’ını 2007 yılında satın almıştı. Koç, Sabancı, Yıldız Holding’in 15-20 civarında ülkede yatırımı var. Savunma sanayindeki artan ihracat kapasitesi çoğunlukla Ortadoğu’ya yönleniyor. Enerji ve madencilik alanında Afrika’da 17 ülkeyle anlaşmalar yapılıyor. Ekonomi Bakanlığı verilerine göre 2017 yılında toplam yurtdışı müteahhitlik proje bedelleri 15 milyar dolar ve toplam yurtdışı yatırımları aynı tarihte 42 milyar dolar çapında. Uluslararası inşaat sektörü dergisi ENR’nin müteahhitlerin bir önceki yılda ülkeleri dışındaki faaliyetlerinden elde ettikleri gelirleri esas alarak yayınladığı “Dünyanın En Büyük 250 Uluslararası Müteahhidi” listesinde 2019 yılında 44 Türk firması var ve Türkiye listedeki şirketleriyle Çin’den sonra listede 2. sırayı almış durumda. Kısacası Türkiyeli sermayedarlar devlet desteğiyle ya da kendi güçleriyle sermaye çaplarını genişleterek bölge ülkelerinden kendilerine pazar ve yatırım alanları çıkarmak konusunda yol almış durumdalar. 

Türkiye devletinin bölgedeki hegemonya çabaları Türkiyeli kapitalistlerin bölgesel gücü açısından elzem. Bakın Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün, Libya için şu planları Türkiye askeri olarak o coğrafyada belirleyici etki göstermese kurabilir mi: “Bu saatten sonra çok büyük iş çıkacak çünkü harap oldu maalesef Libya… Tahmin ediyorum en az 50 milyar dolar olur” diyen Yenigün “Biz hazırız Libya’ya gitmeye. Hem gönüllü gideriz, hem de istekli gideriz ve iyi de çalışırız. En iyi biz biliyoruz orayı.” Emperyalist yayılmacılık tam da bunun için var: kendi ulus-devletinin sermayesinin en genel çıkarlarını uluslararası askeri-ekonomik rekabet altında korumak-kollamak.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı