- İran’ın İçinden | “Belirleyici olan, emperyalizmin yenilgisi kadar emekçi sınıfların bağımsız bir güç haline gelip gelemeyeceği” - Mart 20, 2026
- Habermas’ın Ölümünün Ardından: Müzakereci Demokrasinin Sınırları – Güneş Gümüş - Mart 17, 2026
- SİNEMA SAVAŞIN KARANLIĞINA KARŞI BİRLEŞİYOR: II. ULUSLARARASI SAVAŞ KARŞITI FİLM FESTİVALİ 4 ARALIK’TA BAŞLIYOR! - Mart 11, 2026
Savaşın üçüncü haftasına girilirken İran’da yaşayan Nida Kaveh ile gerçekleştirdiğimiz röportaj İran halkının koşullarını, politik atmosferi, savaşın gidişatını ve gelecek senaryolarını mercek altına alıyor.
Merhabalar, aralık ayındaki kitlesel isyandan bu yana bu üçüncü görüşmemiz. Tarihin bu trajik anında İran’da emekçilerin gerçeklerinin ne olduğunu, koşulları ve siyasi nabzı sizden dinlemek istiyoruz. Öncelikle korkunç bir bombardıman sürüyor. İran’da insani durum nasıl? Öncelikle senden İran’da gündelik yaşamı dinlemek istiyoruz.
İran’da bugün yaşam, klasik anlamda “sıcak savaş”, “savaş ekonomisi” ile “yaptırım ekonomisi”nin birleştiği bir kriz biçimi almış durumda. ABD-İsrail bombardımanları yalnızca askeri hedefleri değil, enerji altyapısını ve sivil alanları da vurdu; ABD-İsrail emperyalizmi güya rejimi hedef aldığını söylüyor ama daha şimdiden binlerce sivil öldürüldü. İnsanlarımız öldürülüyor ve şehirlerimiz yıkılıyor. Nitekim İran’daki insani tabloyu soyut rakamlarla değil, somut sınıf gerçekliğiyle okumak gerekir. Örneğin Sulduz şehrin’de (Naghadeh) bombardıman sonucu yaşamını yitirenler, “askeri hedefler” değil, doğrudan işçiler ve emekçiler. Bu tür vakalar bize şunu gösteriyor: Ölenler generallerin yanı sıra çocuklar, işçiler, gündelik emekçiler ve masum insanlar. Savaşın özünü açık: Emperyalist savaş, sınıflar arasında değil; egemen sınıfların çıkarları uğruna, emekçi sınıfların kanı üzerinden yürütülüyor. Sadece Sulduz ve Minab’daki gibi olaylar bile savaşın “cerrahi operasyon” olduğu iddialarını da boşa düşürüyor. Çünkü gerçeklik şu: Bombardımanlar, kaçınılmaz olarak en savunmasız olanları çocuklar, kadınlar ve işçileri vuruyor. Bu yüzden İran’daki gündelik yaşamı anlatırken artık şu cümleyi daha net kurabiliriz: İran’da savaş, televizyon ekranlarında jeopolitik bir satranç gibi görünse de gerçekte Sulduz’da, Tebriz’de, Ahvaz’da, Tahran’ın kenar mahallelerinde ve ülkenin her yerinde çocukların, işçilerin, kadınların ve genelde ezilenlerin yıkımı hikâyesidir.
Gündelik yaşama gelirsek; bugünlerde hayat şu üç eksende parçalanmış durumda:
Birincisi ekonomik çöküş: Enflasyon, para biriminin değer kaybı ve savaşın yarattığı kesintilerle birleşerek ciddi bir yoksullaşma yaratıyor. İkincisi altyapı krizi: enerji, ulaşım ve temel hizmetlerde aksama artık sürekli hale geldi. Üçüncüsü ise sürekli belirsizlik: bombardıman, yıkımlar, internet kesintileri artık hayatımızın bir parçası. İran’da emekçi sınıflar, hem kendi burjuva-devletlerinin baskısı hem de emperyalist saldırının yıkımı arasında sıkışmış durumda.
Peki halk savaş hakkında ne düşünüyor? Batı medyası bize ABD-İsrail’e teşekkür eden diasporayı ve Şahçı grupları gösteriyor ve bunu katliamlarını meşrulaştırmak için kullanıyorlar. İran halkının savaş ve emperyalizm karşısındaki konumunu gerçekçi bir şekilde resmetmek istesek, bize ne dersin? İran halkı sevinç içinde mi?
Batı medyasının sunduğu tablo — “ABD-İsrail’i kurtarıcı olarak gören halk” — büyük ölçüde ideolojik bir kurgudan ibaret. Bağımsız analizlere göre gerçek tablo çok daha çelişkili: İran halkının önemli bir bölümü rejime karşı ama aynı zamanda emperyalist saldırıya da karşı. Bu ikili durum kritik. Şunu da eklememde fayda var, bazı savaş destekçileri de savaşın uzamasından sonra somut gerçeklerle yüzleşerek saf değiştirdi. Çünkü emperyalist propaganda, rejim karşıtı hoşnutsuzluğu kendi lehine çevirmeye çalışıyor. Nitekim sosyal analizler bu durumu açıkça şöyle tarif ediyor: ABD ve İsrail, “özgürlük” söylemini kullanarak rejim değişikliği ajandasını meşrulaştırmaya çalışıyor, ancak bu, Irak ve Libya’da gördüğümüz türden bir yıkım riskini barındırıyor. Dolayısıyla cevap net: Hayır, İran halkı “sevinç içinde” değil. Ne rejimi destekleyen homojen bir kitle var, ne de emperyalist saldırıyı alkışlayan bir çoğunluk.
ABD-İsrail’in sürekli olarak bombardımanı altındaki halk Aralık ayında ciddi bir protesto dalgasının bir parçasıydı. Binlerce ölü var. Yas ve savaş iç içe geçmişken rejime muhalif olan genel kesimlerin ruh hali ve politik durumunu merak ediyoruz.
Savaş İran’daki muhalefeti güçlendirmedi — tersine baskıyı yoğunlaştırdı. Solcu akademisyenler ve aktivistler tutuklandı. Devlet, savaş bahanesiyle iç muhalefeti bastırıyor. Her türden örgütlenme ciddi darbe aldı. Dış savaş, içerideki sınıf mücadelesini bastırmanın aracına dönüşüyor. Bugün İran’da rejim karşıtı kesimlerde: rejime karşı öfke var, savaş bombardımanı altında ölümle burun buruna yaşamak ve rejimin acımasızlaşmasından duyulan korku var, emperyalizme duyulan tiksinti var. Bu yüzden politik ruh hali: parçalı, temkinli ve bastırılmış. Emperyalizm, bize yapabileceği en büyük kötülüğü yaptı ve halkın nefes borusunu tıkamakla kalmadı; önceliği can korkusuna çekerek tüm ilerici güçlerin sert şekilde geri çekilmesinin sebebi oldu.
Dışarıdan görüldüğü kadarıyla İran rejimi bu savaş senaryosuna iyi hazırlanmış durumda. Liderlik kaybına rağmen ortaya bir askeri direnç koyabiliyor ve her şeyden önemlisi de kitleleri seferber edebiliyor. Bu durum rejim açısından ömrünün uzaması anlamına geliyor olabilir mi?
Kısa vadede: Evet, büyük ihtimalle. Çünkü “ulusal savunma” söylemi kitle mobilizasyonu yaratıyor, milliyetçilik güçleniyor; rejim, emperyalizme karşı gelişen haklı öfkeyi kendi yanında bir hizalanmaya dönüştürüyor. Öncelik dış tehdit olunca iç çelişkiler bastırılıyor; rejim askeri kapasitesini kullanarak meşruiyeti yeniden üretiyor. İran yönetimi hâlâ askeri direnç gösterebiliyor ve kitleleri seferber edebiliyor. Ancak daha derine inersek bence bu, rejimin güçlendiği anlamına gelmiyor; yalnızca çürümenin ertelendiği anlamına geliyor.
Bir önceki röportajında İran için üç senaryodan bahsetmiştin: birinci senaryo Mısır modeli bir askeri darbe. İkinci seçenek emperyalizmin çevrelemesi, ambargosu ve rejimin ömrünün uzaması yoluyla ortaya çıkacak olan çürüme. Üçüncü seçenek ise bir emekçi devrimi. Görünen o ki, İran ikinci seçeneğin gerçekleşmesi ihtimaliyle karşı karşıya. Ülkenin geleceği ile ilgili öngörüler nedir?
Şu an en olası senaryo gerçekten de senin dediğin gibi ikinci senaryo: uzun süreli sıkışma ve çürüme. Bu konuda yorum ve yaklaşım farklılıkları da var. Bir görüşe göre uzayan savaş ve emperyalist yaptırımlar ekonomik çöküşü getirecek, bu da devletin zayıflamasına neden olacak; bölgesel parçalanma riskini ortaya çıkaracak ve Libya tipi kaos ihtimaline neden olacak. Bu senaryo karamsar bir tablo; egemenlerin bunu gerçekleştirme potansiyeli var. Tek istedikleri şey Ortadoğu’da geçtiğimiz yüzyılın bakiyesi olan bölgesel hegemonyal zayıflıkları gidermek. Bu tarihsel hedef içinde biz halklar sadece bir detayız. Parçalanma, iç savaş, barbarlık senaryosu için kimse imkânsız diyemez, ancak hayatın ağacı yeşil. İran halkının direnç ve mücadele kültürü güçlüdür. Yani, yukarıda bahsettiğiniz üçüncü seçenek olan bir emekçi devrimi hâlâ tarihsel olarak masada. Fakat bunun önündeki en büyük engel, devlet baskısı nedeniyle hiç nefes aldırılmamış solun içeride örgütlü güçlerinin çok zayıf olması. Emperyalist müdahalenin yarattığı kaos ise, içinde solcuların da olduğu bir grup faydalı aptalın iddia ettiği gibi, devrim ihtimalini hızlandırmayı bırakalım, boğuyor.
Karamsar olmaya gerek yok. Bu olağanüstü dönemlerde devrimci ihtimaller gerçeklik hâline de gelme potansiyeli taşır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Fakat bu da tek yönlü şekilde İran içindeki bir devrimci ihtimalin yükselmesi ile değil; enternasyonalist bir anti emperyalist mücadele dinamiğinin ileri bir mücadele dalga yaratması ile mümkün olabilir. ABD’nin bölgede yenilmesi için mücadele ederken bunun bir bağımsız sınıf bilinci etrafında gelişmesi için çabalamak gerekiyor. Batı işçi sınıfı kendi egemen sınıflarının yenilgisi için en güçlü şekilde ses çıkarmalı; bu yolla İran halkının, kendi kaderini bağlaması gereken şeyin dünya emekçileri olması gerektiğine dair bir somut bir güç ilişkisi ortaya çıkmalı. Şu anda bu savaş karşıtı eylemlerin zayıf olması bizleri asıl zayıf kılan şey. O nedenle savaş dönemleri çok kritiktir. İran halkını sağa, monarşi yanlılığına, rejimin arkasına iten bu boğucu atmosferden çıkış bu enternasyonalist havanın esmesi ile mümkündür.
Son olarak çok önemli bir konuya değinelim: İran solu ülkeye yönelik emperyalist saldırganlık konusunda nasıl bir tavır alıyor? Sendikalar ne söylüyor? İkircikli, orta yolcu bir tavır mı yoksa net bir anti emperyalist tavır mı ortaya çıkıyor?
Burada tablo yine çelişkili ama anti-emperyalist damar oldukça güçlü. ABD-İsrail saldırısı açıkça reddedilirken bu elbette rejime destek verilmeksizin yapılıyor: “Ne emperyalizm ne teokrasi” çizgisi var. Baş emperyalist gücün hedefi altındaki bir ülkede çok kolaylıkla anti-emperyalizmle milliyetçi savunma ya da burjuva devleti savunma çizgisi öne çıkabilir. Bu kitlelerin egemen sınıf ile kader ortaklığı anlamına gelen sınıf düşmanı bir konum olur. Emperyalizmin yenilgisini istemekle İran rejimine destek vermek aynı şey değildir. Bu noktada çok önemli. İran solu bu konuda bence iyi bir sınav veriyor: hem emperyalist savaşa karşı çıkılıyor hem de yerel egemen sınıfa karşı mücadeleyi sürdürerek bunu yapıyor. Ancak bu konuda da bahsettiğimiz faydalı aptallar yok değil: bazı “sol” akımlar emperyalist söylemleri tekrar ederek ya da “rejim karşıtlığı” üzerinden savaşı meşrulaştırıyor. Tabii çok sert şekilde halkın gözünden de düşüyorlar. “Demokratizm” takıntılı liberallik her yerde başa bela. İran halkının ve emekçilerinin kendi özgücünden başka bir güce bel bağlayanlar sadece sisteme çalışırlar.
Emperyalist savaş ne özgürlük getirir ne kurtuluş. İran’ın geleceği ne Washington’da ne Tahran’da belirlenecek— belirleyici olan, emperyalizmin yenilgisi kadar emekçi sınıfların bağımsız bir güç haline gelip gelemeyeceğidir.
İranlı Marksist Nida Kaveh: “Artık slogan atanlar hacı amcalar”













