/ Dünyadan / George Floyd’un Ardından: Siyah Hareketi Yeniden Sahnede! – Barış Deniz Kuş

George Floyd’un Ardından: Siyah Hareketi Yeniden Sahnede! – Barış Deniz Kuş

on 30 Mayıs 2020 - 08:35 Kategori: Dünyadan
Facebooktwitterlinkedin

Minneapolis’te geçtiğimiz günlerde George Floyd’un sistematik ırkçı polis terörünün kurbanı olmasının ardından başlayan eylemler radikalleşmeye ve ABD geneline yayılmaya devam ediyor. Floyd’un “nefes alamıyorum” diyerek can vermesi, milyonlarca insana 2014’te polis terörünün bir diğer kurbanı Eric Garner’ı hatırlattı. Garner’ın da son sözleri “nefes alamıyorum” idi.

ABD’deki sistematik, kurumsallaşmış ırkçılık, Avrupalıların kıtaya ayak bastığı yıllara dek uzanıyor. Trump’ın başkanlığıyla giderek pekişen ırkçılık, son aylarda cesaretleri giderek artan aşırı-sağın hareketleriyle birlikte bu gerilimleri yoğunlaştırmıştı. Milyonlarca Covid-19 vakası olan ABD’de ölümlerin çoğunun toplumsal gelir adaletsizliği nedeniyle siyahilerden olması da bu gerilimin sınıfsal boyutlarını net bir şekilde gösteriyor.

50’lerden itibaren kurumsallaşarak bugünlere gelen Siyah Hareketi ise birçok farklı koldan ilerlese de hem sayısal anlamda hem de siyahiler içerisinde toplumsal hegemonya anlamında güçlü. Özellikle katledilen siyahilerin katili polislerin birkaç örnek dışında asla ceza almadığını düşünürsek hareketin siyahiler içerisindeki toplumsal hegemonyasını ve neden bu kadar hızlı refleks gösterme kapasitesine sahip olduğunu daha iyi anlarız. Bugün hızla radikalleşen ve beyaz nüfustan da büyük destek gören hareket, geçmiş cinayetlerde büyük oranda cezasız kalan katil polislerin bu kez tutuklanmasını sağlayabildi. Eylemler 1992 yılında Los Angeles’ı 6 gün boyunca neredeyse kuşatan eylemleri akla getirdi.

 

ABD’de Siyahilere karşı işlenen sistematik polis terörü:

Eylemciler bankayı yakıyor:

 

Tüm dünyada ABD emperyalizminin Soğuk Savaş’ın ardından kabul ettirmeye çalıştığı hegemonyasının sorgulanmaya başladığı bir dönemde, ülke içerisinde de sınıfsal gerilimler ve kimlik çatışmaları gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Pandemiyle birlikte on milyonlarca insan neredeyse 1929 Buhranı’na eşdeğer bir biçimde hızla işsizler ordusuna katılırken sınıf mücadelesi kendisini çeşitli şekillerde gösteriyor. Öte yandan Trump’ın içerde kullandığı yoğun ırkçı söylem ülkedeki hassas fay hatlarını tetikliyor. Öyleki George Floyd’un öldürülmesiyle birlikte Minneapolis’te ateşe verilen karakollar, hızla kontrolden çıkan eylemler dünyanın süper gücünün ülke içerisinde kimi noktalarda kontrolünün ne denli zayıf olduğunu ortaya serdi.

George Floyd’un ırkçı polis terörünün kurbanı olmasının ardından başlayan eylemler Minneapolis dışına da hızlı bir biçimde taşmaya devam ediyor. Louisville Kentucky’de 13 Mart’ta polisin evini “uyuşturucu evi” sanarak bastığı acil tıp teknisyeni Breonna Taylor, polisin 8 kurşunuyla can vermişti. Taylor’ı katleden 3 polisin tutuklanması talebiyle sokağa çıkan eylemcilerden 7’si vurulmuştu. George Floyd’un da polis terörünün kurbanı olmasından sonra Kentucky’de tekrar başlayan eylemler, tüm kurbanlara yönelik adalet talebiyle diğer şehirlere sıçrıyor.

Eylemlerin radikalliğinin 92 Los Angeles’ını aratmaması ve diğer şehirlere de sıçramasıyla birlikte ırkçı çeteler de kendilerini gösteriyor. Minneapolis’te ağır silahlı bir grup ırkçı, açık açık hükümetten kendilerine izin verildiği taktirde polisin giremediği sokakları temizleyeceklerini söyleyerek eylemcileri tehdit etti.

Wendy’s’in Yakılma ve Yağmalanma Videosu:

Keza Trump’da günlerdir attığı tweetlerle eylemcileri tehdit etmeye devam ediyor. Hatta Twitter Trump’ın eylemcilere yönelik şiddet çağrısı yaptığı bir tweeti engelledi.

 

Trump, eylemcileri, sistematik polis terörünün kurbanı George Floyd’un hatırasına ihanet etmekle suçlarken, askeriyenin devreye sokulmasıyla tehdit etmiş ve “yağma”nın devam etmesi halinde eylemcilerin vurulacağını söylemişti.

Burjuva medya, “yağma”ları örnek göstererek bunların bir avuç çapulcu olduğu propagandasıyla eylemlerin meşruluğunu ve kitleselliğini zedelemeye çalışıyor. Fakat aynı medya, ABD’de yüzbinlerin yoksulluktan, Covid-19 yüzünden hayatını kaybettiği koşullarda ABD’li şirketlerin 434 milyar dolar daha zenginleşmesi konusunda ölüm sessizliğinde.

Eylemciler Polis Karakolunu Ele Geçirdi:

 

“Looting” – Kitlelerin Devrimci Pratiği Mi?

 Polis merkezinden McDonalds’a, Wendy’s’den bankalara kadar eylemcilerin birçok yeri yıktığı durumla beraber ortaya çıkan “looting” yani yağmacılık dünyada tartışıldığı gibi twitter üzerinden Türkiye kamuoyunda da çokça konuşuldu. Bir grup, bunun, kitlelerin devrimci eylemi olduğunu söylerken; diğer bir grupsa hareketi geriye götüreceği kanaatindeydi.

Bir sonraki başlıkta detaylandıracağım ABD’deki önderlik sorunu düşünüldüğünde “looting” meselesi dikkatle yaklaşılması gereken bir konu. Burjuva medya araçları, bu gibi pratikleri eylemlerin meşruluğunu kırmak ve hem sert polis müdahalesinin toplumsal kabulünü sağlamak hem de eyleme gidenleri marjinalize etmek için sık sık kullanır. Burada dikkat edilmesi gereken şey, kitlenin bu refleksinin hangi sınıfa karşı ilerlediğidir. Wendy’s, McDonald’s gibi yerlerin yakıldığı veya yağmalandığı durumlar sınıfsal öfkeyi yansıttığı için kitlelerin bilincindeki bir basamağı da ifade eder; fakat aynı zamanda bu gibi önderlik sorunu olan hareketlerde yakma-yağmalama  pratikleri polis manipülasyonuna da oldukça açıktır. Örneğin, 2001’de Cenova’daki küreselleşme karşıtı eylemlerde de özellikle anarşistler bu pratiklerin başını çekmişti. Fakat Cenova’da sadece lüks araçlar değil, önlerine çıkan her türlü araç, her türlü dükkan yakılıyor veya yağmalanıyordu. Daha sonra bunları yapanların birçoğunun polis ajanı olduğu ortaya çıkmıştı. Yine 2010’larda birçok kez grevlerle sarsılan Yunanistan’da devletin kitle hareketinin ve sınıf mücadelesinin meşruiyetini sarsmak için bu tarz yollara başvurduğunu ve çok küçük örnekleri bile burjuva medya aracılığıyla nasıl köpürttüğünü biliyoruz.

Önderlik sorununun olduğu radikal kitle hareketlerinde bu eylem biçimi tehlikelere de kapı aralıyor. Dolasıyla yakma-yağmalamanın sadece burjuvaziye yönelik mi yoksa genel bir yönelim mi olduğu bu pratiğin toplumsal kamuoyunda nasıl algılanacağını doğrudan belirliyor.

Bu konuda Troçki’nin bize bıraktığı tarihsel referanslara da bakmak yerinde olacaktır. Troçki Marksistler bireysel terörizme neden karşıdırlar? broşüründe egemen sınıfların ellerinden gelse toplumsal muhalefetin bütün eylem biçimlerini terörizmle ilişkilendirmeye çalışacaklarını belirtirken (Türkiye’de bunu uç bir şekilde görmek mümkün.) mücadelenin yöntem ve araçların toplumsal düzenin doğasından yükseldiğini vurgular. Buradan hareketle bugüne kadar pekçok kez örneğini gördüğümüz, özellikle siyah hareketiçerisinden veya bir dönem Paris’te olduğu gibi gettolardan yükselen isyanın mücadele biçiminin hareketin sınıfsal bileşimiyle oldukça bağlantılı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Devlet baskısı, ırkçılık, polis terörü buralarda oldukça yoğun öfke birikimine yol açar ve baraj kapağı açıldığı takdirde bu öfkenin önünde durmak imkansız hale gelir. Ortaya tıpkı Minneapolis’te gördüğümüz üzere oldukça göz alıcı sahnelerin çıkması kaçınılmazdır. Yanan karakollar tüm dünyada ezilenlere ve muhalif kamuoyuna büyük bir heyecan verir. Ancak kapitalizm yaşadığı müddetçe bu küllerin üzerinden toplumsal eşitsizlikler, ırkçılık, polis terörü kendisini yeniden inşa edecek gücü bulacaktır.

Troçki, intikam hırsıyla hareket eden kitlelerin hareketindeki doğruları ve gerçek kurtuluş reçetesini şu sözlerle hatırlatır:

 “Ahlâkın haremağaları ve ikiyüzlüleri ne söylerse söylesin, intikam duygusunun kendine özgü doğruları vardır. Bu duygu işçi sınıfına, dünyaların bu en iyisinde olup bitenlere boş bir kayıtsızlıkla bakmamak gibi büyük bir ahlâki erdem kazandırır. Proletaryanın taşıdığı intikam duygusunu söndürmek değil, tam aksine onu tekrar tekrar kışkırtmak, derinleştirmek ve bu öfkeyi tüm adaletsizlik ve insani alçaklığın gerçek kaynaklarına karşı yöneltmek; Sosyal Demokrasinin görevi budur.

 Eğer biz terörist eylemlere karşıysak, bu sadece bireysel intikam bizi tatmin etmediği içindir. Bizim kapitalist sistemle görülecek hesabımız, bakan denen bazı görevlilerle görülecek olandan çok daha büyüktür. Tüm enerjimizi bu sisteme karşı kolektif bir mücadeleye yöneltmek için, insanlığa karşı işlenen tüm suçları, insan bedeni ve ruhunun maruz kaldığı tüm hakaretleri mevcut toplumsal sistemin zorunlu sonuçları ve ifadeleri olarak görmeyi öğrenmek; tutuşan intikam arzusunun en yüksek manevi tatmin bulabileceği yön budur.”

Troçki’nin ortaya koyduğu reçetenin en önemli anahtarı devrimci bir partinin eylemler içerisinde oynayacağı roldür. ABD’de ise önderlik sorunu yıllardır büyük bir kriz içerisinde.

 Çalkalanan ABD ve Önderlik Sorunu

ABD birçok derin çelişkiyi bağrında taşıyor ve bu çelişkiler giderek keskinleşerek maddi yaşama etki ediyor. Post-modern ve liberal fikirlerin hala büyük hegemonyaya sahip olduğu ABD toplumu bu anlamda kritik bir sorunun eşiğinde.

Demokratik Sosyalistlerin klasik reformist çizginin dışında bir iddiası olmasa da ABD gibi antikomünizmin merkez üssü olan bir ülkede, toplumda bu kadar ses getirmesi ve destek bulması sınıf mücadelesi anlamında çok sevindiriciydi. Fakat 2016 ve 2020 seçim süreçleri ve bu iki dönem arasında Barnie Sanders’ın performansı Demokratik Sosyalistlerin sınırlarını net bir şekilde gösterdi.

Reformist ve düzene sadık bile olsa Demokrat Parti elitleri ve ABD’li egemenler bu süreçte Sanders rüzgarını kırmak için yoğun çaba harcadılar; özellikle de Obama bu konudaki ayak oyunlarının başını çekti. Siyasetin kimlikler üzerinden ilerlediği koşullarda, birçokları tarafından Sanders “ayrıcalıklı, beyaz hetero bir erkek”olarak eleştirildi, ezilen kimliklerin temsilcileri tarafından destek bulamadı. Trump’ın ırkçılık üzerinden bu kimlik siyasetini derinleştirmesiyle siyah hareketi de sağcı reflekslerini arttırmaya başladı. Örneğin ön seçim sürecinde Obama ve siyah hareketinin bazı temsilcileri açıkça Sanders’a göre daha sağ vaatleri olan Biden’ı destekledi ve bu netice sonucunda siyahların çoğunluk olduğu birçok eyalette Sanders yerine Biden zafer kazandı.

Geçmişte ABD siyasetinde etki kapasitesi olan tek radikal sol unsur olan Enternasyonal Sosyalist Organizasyon’un (ISO) hem liderliğin hem de kadroların yaşadığı çeşitli skandallar sonucu kendini fesetmesiyle beraber ABD’de genel sınıf mücadelesine etki edebilecek sınıf merkezli radikal bir sol örgüt neredeyse kalmadı. Dolayısıyla sosyalist sol tarihsel bir kriz içerisinde. Bu ortamda ABD kurulduğundan bu yana sistemin belkemiğini oluşturan iki partiden biri olan Demokrat Parti’nin kitle radikalizmi önünde bir baraj kapağına dönüşmesi çok kolay oluyor. Ancak aynı Demokrat Parti tehlike anlarında egemen sınıfların refleksini de hızla gösteriyor. Örneğin, Minneapolis’in valisi Demokrat Partili olsa da eylemler radikalleştiği ölçüde herhangi bir Cumhuriyetçi’nin yapacağı gibi Ulusal Muhafızları devreye soktu. Ayrıca yargıdaki Demokrat Partililer de birçok konuda ABD devletinin polisleri koruyan tutumunun parçası oldu.

ABD’de sınıf mücadelesinin potansiyelleri büyürken yeni bir sol alternatife ihtiyacın arttığı kesin. ABD kapitalistlerinin toplumsal hegemonyasının yıllar içinde dramatik oranlarda azalması anketlere bile yansıyor. “ABD’nin dünyadaki en büyük güç olduğuna inanıyor musunuz?”, “Sosyalist bir düzende yaşamak ister misiniz?” gibi sorulara verilen bizler için olumlu kapitalistler için korkutucu cevapların oranı giderek yükseliyor. Ekonomik anlamda da işlerin iyi gitmediği ABD’de 2018 yılı ABD’nin son 30 yılının en çok grevle geçen yılı olmuştu. Devrimci Marksizmi şiar edinen bir sosyalist örgütün bu potansiyeli kullanamaması için hiçbir neden yok. Dahası neredeyse ABD kurulduğundan bu yana ezilen ve büyük baskılarla karşılaşan siyah nüfusa ve diğer ezilenlere gerçek bir kurtuluş reçetesini ancak enternasyonalist devrimci bir sınıf partisi verebilir.

Not: Gözaltında olan veya tutuklanan eylemcilerin kefaleti için, eylemciler https://minnesotafreedomfund.org/ üzerinden bağış toplamaya başladı. .

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı