Home / Dünyadan / Bir Laboratuvar Olarak İran, Bir Mutasyon Olarak İmparatorluk- Nida Kaveh

Bir Laboratuvar Olarak İran, Bir Mutasyon Olarak İmparatorluk- Nida Kaveh

Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı savaş bir anomali değil; yapısal bir yoğunlaşmaya işaret ediyor. Tanığı olduğumuz bu dönem, emperyalizmin uzun süreli tarihinin; ekonomik zorunluluklarının, askerî formlarının ve ideolojik maskelerinin en çıplak ve en yıkıcı haliyle görünür olduğu bir ana denk düşüyor. ABD tarafından “Destansı Öfke Operasyonu” (Operation Epic Fury), İsrail tarafından ise “Kükreyen Aslan Operasyonu” (Operation Roaring Lion) olarak adlandırılan ilk ortak saldırılar, İran’ın altyapısını, egemenliğini ve liderliğini hedef aldı ve dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in suikastıyla doruk noktasına ulaştı.

Burjuva medya ve liberal yorumcular bu süreci başlangıçta bir “seçenek savaşı” ya da nükleer tehdidi ortadan kaldırmaya yönelik “cerrahi bir müdahale” olarak sundular. Ancak Marksist bir analiz başka bir yerden başlamalıdır: Siyasi aktörlerin beyan edilen niyetlerinden değil; küresel sermayenin maddi temelinden ve yapısal zorunluluklarından.

8 Nisan 2026’daki kırılgan geçici ateşkesin sonuçlarını ve ardından 12 Nisan’da Pakistan’da ABD Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğinde yürütülen barış görüşmelerinin çöküşünü analiz ederken şunu görmeliyiz: Bu çatışma İran’ın kendisinden ziyade, gerileyen emperyal bir düzenin şiddetli yeniden üretimi ve nihai mutasyonu ile ilgilidir.

Hürmüz ve Felaket Kapitalizmi

Bu çatışmayı körükleyen emperyal çaresizliği anlamak için, ABD hegemonyasının krizine tarihsel bir eğilim olarak bakmak gerekir. ABD artık küresel bir dengeleyici olarak değil; stratejik geçiş noktaları üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan kapitalist bir sistemin şiddetle çırpınan merkezi düğümü olarak hareket etmektedir.

İran, Mart 2026’da Hürmüz Boğazı’nı ablukaya aldığında, küresel kapitalist ekonominin altına bir saatli bomba yerleştirdi. Ana akım analizler sadece ham petrol fiyatlarına odaklanırken, Marksist bir bakış açısı daha derin bir sistemsel çürümeyi açığa çıkarmak konusunda birden fazla katmana odaklanarak zengin bir analiz çerçevesi sunuyor. Egemen sınıfın ajandasının mutlak ve kesintisiz olduğu algısını ve çatışma kavramına odaklanan analiz, emperyalizmin yenilmez olmadığına dair devrimci bakış açısına da kapı araladığı ölçüde ilerici tek yöntem olarak da mne çıkıyor:

Sigorta Krizi: 1 Mart 2026 itibarıyla, küresel deniz ticaret tonajının %90’ını temsil eden 12 büyük sigorta kulübünden (P&I) yedisi, Boğaz’ı “maksimum savaş riski bölgesi” olarak yeniden sınıflandırdı. Savaş riski primleri %1.000’den fazla artarak küresel deniz lojistiğini fiilen felç etti.

Tarımsal Kriz: Hürmüz Boğazı, dünyanın amonyak ihracatının dörtte birinden fazlası, deniz yoluyla taşınan kükürdün %44’ü ve ticareti yapılan ürenin %43’ü için ana koridor. Abluka, 2027 yılına kadar uzanacak bir kıtlık tehdidiyle Küresel Güney’i orantısız şekilde yıkan devasa bir tarım krizini tetikledi.

Kâr İçin Yamyamlaşma: İmparatorluğun merkezinde bu savaş, kamu servetinin özel savunma tekellerine devasa bir aktarımı işlevi görüyor. L3Harris, RTX ve Lockheed Martin gibi şirketler emsalsiz kazançlar elde etti. Senatör Markwayne Mullin gibi ABD’li yasa yapıcıların, saldırılar öncesinde ve sırasında savunma hisselerinden büyük kârlar elde etmesi, küresel katliamı egemen sınıf için aktif olarak paraya dönüştüren bir sistemi gözler önüne seriyor.

“Gazze Doktrini” Küreselleşiyor

ABD ile İsrail arasındaki ilişki gizeminden arındırılmalıdır. İsrail, yapısal olarak daha büyük bir emperyal hiyerarşi içinde bölgesel bir uzantı, yüksek düzeyde askerîleştirilmiş bir garnizon işlevi görmektedir.

Tarihsel olarak İsrail, Ortadoğu’daki emperyal çıkarlarının vücut bulmuş haliyken 2026 savaşı, “Gazze Doktrini”nin dehşet verici genişlemesi anlamını taşıyor. Filistin, Suriye, Lübnan, İran ve bölgede Batı emperyalizmi ile çelişki ve çatışma içinde ne kadar ülke varsa hepsinin İsral’in hedefindeki ülkeler olması tesadüf değil. Irak’ın ardından Suriye’de rejimin değişimi konusunda ABD emperyalizminin tarihsel başarılar kat etmesi ve tüm bu zaferlerin sonucunda İsrail’in bir güç patlaması yaşaması ise bölgede İran’a yönelik savaşın kaçınılmaz bir mantıksal sonuç haline gelmesi anlamına geliyordu.

Savaşın ilk haftaları, emperyal stratejide köklü bir paradigma değişimini açığa çıkardı. Kolluk Kuvvetleri Komutanlığı (LEC) merkezlerinin ve Besic noktalarının vurulması, Alireza Tangsiri gibi stratejik figürlere düzenlenen suikastlar; ABD-İsrail ekseninin artık çevreyi (periferi) geleneksel neokolonyal yöntemlerle yönetme veya sömürme niyetinde olmadığını kanıtladı. Venezuela, bu yöntemin başarıya ulaştığı bir test alanı oldu. Küçük ve risksiz bir operasyon; petrol kaynaklarının yumuşak şekilde kontrolünü sağlama, Küba’yı nefessiz bırakma ve zafer naraları! İran konusunda da Trump ve kadrolarının büyük bir cehalet içinde aynı savaşı İran’da hızlıca yürütebileceklerine dair yanlış hesaplar yaptığı kısa sürede ortaya çıktı. Küba’da Gazze senaryosu gün gün çalışırken İran’ın bölgesel bir güç olma kapasitesi bu savaşın zaferini engelledi.

Donald Trump’ın 12 Nisan’daki su arıtma tesislerini bombalama tehdidiyle somutlaşan bu yeni yaklaşım, imparatorluğun hedef toplumu artık inşa etmek değil, temel toplumsal yeniden üretim araçlarından mahrum bırakarak felç etmeyi amaçladığını gösteriyor. Bu, kalıcı bir yerleşmeyi değil, kontrollü bir geri çekilmeyle birlikte hedefi yıkarak teslim alma ve dize getirme stratejisiydi. Uyumlu bir rejim değişikliği ile bölgesel kontrol gelmeyeceği anlaşılınca, yıkım stratejisi devreye çok hızlı girdi.  İmparatorluk artık sömürgeyi yönetmekle vakit kaybetmiyor; onu yaşamsal altyapısını yok ederek tam bir sistematik bağımlılığa ve iradesizliğe mahkûm etmeyi hedefliyor.

Bir Emperyal Laboratuvar Olarak İran ve Direniş Ekonomisi

Bugün İran sadece bir hedef değil, bir laboratuvar. On yıllardır İran halkı boğucu yaptırımlara, vekalet savaşlarına, siber operasyonlara ve şimdi de doğrudan askerî saldırıya maruz kalmaktadır. Burası, emperyal merkezin, doğrudan bir kara işgalinin devasa maliyetlerine katlanmadan bir toplumu yeniden şekillendirmek için ne kadar kinetik ve ekonomik baskı uygulayabileceğine dair bir test sahasıdır.

Ancak baskı, kendi olumsuzlamalarını da üretir. Washington’un öngördüğü hızlı rejim çöküşü yerine, bu laboratuvar yeni küresel çelişkiler doğurdu:

Ağ Bağlantılı Misilleme: İran’ın siyasi ve askerî komuta kademesinin tasfiyesi direnişi durdurmadı; aksine Tahran’ı stratejik itidalden kurtardı. İran, hedeflerini askerî tesislerin ötesine taşıyarak Dubai’deki konut ve ticaret bölgelerini, BAE ve Katar’daki büyük havalimanı merkezlerini vurarak müttefik sermayeyi felç etti. ABD üzerinde onların da bir basınç kurmasını ve panikle barış talep etmesini sağlamaya çalıştı.

Asimetrik Ekstraksiyon: İran, Hürmüz Boğazı’nı tamamen kapatmak yerine, gemi sayısını sınırlayarak ve gemi başına 1 milyon doları aşan geçiş ücretleri alarak burayı seçici bir ekonomik kazanç aracına dönüştürdü. Bu, çevredeki devletin, emperyal merkezle uçak sayısında yarışmadan küresel sermayenin lojistiğini başarıyla metalaştırabileceğini ve felç edebileceğinin kanıtına dönüştü.

Batı’da Dağınıklık

Savaş, küresel işçi sınıfı içindeki derin bir kırılmayı ifşa ediyor. ABD ve Birleşik Krallık’taki işçi sınıfı, yükselen yakıt ve gıda fiyatları aracılığıyla savaşın maliyetini üstlenirken; kendilerine hiçbir maddi fayda sağlamayan bir emperyal macerayı fiilen sübvanse ediyorlar.

Eş zamanlı olarak, Batı’da egemen sınıfın İran’ın stratejisi karşısında yekpare bir bütün halinde hareket etmemesi iç bütünlüğünü yitirmiş bir görünüm ortaya koyuyor. İslamabad barış müzakerelerinin başarısızlığı, ABD’de şahin Cumhuriyetçilerin gerilimi tırmandırma talepleriyle keskin partizan tepkilere yol açarken, yerli halk artan enflasyonun yükünü omuzluyor. Sağcı ve liberal basın, bu içsel çürümeyi “politika hatası” olarak maskelemeye çalışarak emperyal gerilemenin geç kapitalizmin yapısına yapısal olarak işlendiği gerçeğini kasten gizliyor.

Sermayenin Mutasyonu: Çin ve Yeni Emperyalizm

Bu krizin yarattığı boşluğa Çin, ABD’nin basit bir ikamesi olarak değil, tamamen farklı bir emperyal güç biçimi olarak giriyor. Washington “Savaş Gemisi Diplomasisi”ne güvenirken, Pekin “Ağ Diplomasisi” konusunda aşamalar kaydediyor.

Çin’in 2026 savaşındaki rolü temkinli ve derinlemesine stratejik oldu. Başkan Trump, NATO ve Çin’in Hürmüz Boğazı’nı zorla açmak için ABD’ye yardım etmesini talep ederken, Pekin BM Güvenlik Konseyi’nde çekimser kaldı. ABD gücünü askerî şok yoluyla yansıtırken, Çin nüfuzunu şu yollarla biriktirmeye devam ediyor:

  1. Altyapısal Entegrasyon: Kuşak ve Yol Girişimi’ni genişleterek, tek bir kurşun atmadan gelişmekte olan uluslar üzerinde uzun vadeli ekonomik bağımlılığı perçinlemek.
  2. Finansal İkame: ABD yaptırımlarının ana kaldıracını aşındırmak için küresel enerji ticaretinin dolarsızlaştırılmasını (de-dolarizasyon) hızlandırmak.
  3. Jeopolitik Arabuluculuk: Kendisini küresel sermayenin “rasyonel yöneticisi” olarak sunarak; ABD-İsrail ekseninin istikrarsız ve şiddet dolu öngörülemezliğiyle taban tabana zıt, ticaret temelli bir alternatif istikrar kutbu oluşturmak.

Savaş Gemilerinden Ağlara

2026 ABD-İsrail’in İran savaşı, küresel güç dengesinde tektonik bir kaymaya işaret ediyor. Toprak takıntısı ve görkemli şiddetiyle Eski Emperyalizm ölüyor; sonuçsuz yıkım ve hegemonya kuramayan bir tahakküm üretiyor.

Onun izinde, ağlar, altyapı ve ekonomik entegrasyon üzerine kurulu bir Yeni Emperyalizm yükseliyor. İran, bu iki dönemin kesişme noktasında duruyor yerel bir çatışmadan ziyade, küresel kapitalist makinenin nihai ve şiddetli bir yeniden yapılanmasının sıcak cephesi olarak tarihe geçti bile.