/ Bolşevik Geleneğimiz / Marksist Enternasyonalizm Anlayışı ve İki Komintern-Engin Kara

Marksist Enternasyonalizm Anlayışı ve İki Komintern-Engin Kara

on 17 Nisan 2020 - 11:49 Kategori: Bolşevik Geleneğimiz, Engin Kara, Marksist Teori, Yazarlar
Facebooktwitterlinkedin

Kuruluşunun yüzüncü yılını geride bırakmışken, bugünden geriye dönüp baktığımızda tek bir Komintern’den bahsedemeyiz.

Bir yanda dünya devriminin öncüsü olma rolünü görevini üstlenen, dünya çapında komünist partilerin kurulmasına ve devrimci kadroların yetiştirilmesine önderlik eden 1919-23 arasındaki devrimci Komintern var. Diğer yanda ise Stalinist karşı-devrimin uluslararası komünist hareketteki ayağını örgütleyen, tek ülkede sosyalizm ve aşamalı devrim şarlatanlığıyla dünya devriminin önünü kesen ve Çarlık dönemi Rus yayılmacılığına öykünen Stalinist dış politikanın basit bir aparatına dönüştürülmüş olan Stalinist Komintern.
Birbirine taban tabana zıt olan bu iki Komintern’in farklarını ortaya koymadan, bugüne ışık tutmak mümkün olmayacaktır.

Enternasyonalizm Ulusal Bakış Açısına Sığar Mı?

Bugün hala Stalinist geleneğe sıkı sıkı sarılan siyasi grupların bazılarında lâfzî bir enternasyonalizm vurgusunu görmek mümkün. Hatta kimileri uluslararası örgütlerin bir parçası olduklarını da söylerler (örn. TKP ya da EMEP). Ancak bu cenahta enternasyonalizm adı verilen şey, “ulusların karşılıklı dayanışması”ndan öte bir anlam ifade etmiyor. Yeri geldiğinde “dünya devrimi”ni bile yazılarında kullanabilecek bu kafa yapısı için enternasyonalizm “ulus+ulus+ulus…” şeklinde ilerleyen ve birbirlerinin “bağımsızlık”larını ihlal etmeyen bir süreç olarak şekilleniyor.

Sol cenahın bir başka tarafında da Kürt ulusal mücadelesine destek sınırlılığında formüle edilmeye çalışılan bir enternasyonalizm söylemi mevcut. Çoğunlukla HDP içindeki ya da çevresindeki gruplarda (ESP, Devrimci Parti vb.) gözlemlenen bu eğilim, ülke sınırlarının ve Kürt ulusal hareketinin yayıldığı coğrafyanın bir adım ötesine bakmaya ihtiyaç bile duymuyor. Esasında, Kürt hareketi ile geliştirdikleri ilişkiyi kendi ulusalcı ufuklarını maskelemek üzere kullanıyorlar. Ancak bu grupların da tersinden ezilen ulusun dar perspektifine sıkıştıkları sır değil.
Oysa enternasyonalizm bunların ikisi de değil.

Marks: “Ulusların Çok Yönlü Karşılıklı Bağımlılığı…”

Marksist enternasyonalizm anlayışının temelinde, kapitalizmin yaratmış olduğu üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin uluslararası düzeye erişmesi yatıyor.
Kapitalist üretim biçimi, dünya tarihinde ilk defa bütün üretici güçlerin gelişmesini, ardından yetişilemez bir hıza çıkardı. Marks ve Engels, henüz 1848’de yayımladıkları Komünist Manifesto’da bu süreci şöyle tariflemişlerdi:

Ürünleri için durmadan genişleyen bir pazara gerek duyması burjuvaziyi yeryüzünün dört bir bucağına salar… Burjuvazi, dünya pazarını sömürerek bütün ülkelerdeki üretim ve tüketime kozmopolit bir nitelik kazandırmıştır. Burjuvazi sanayinin üzerinde durduğu ulusal zemini ayaklarının altından çekip alarak gericileri büyük bir yasa boğmuştur. Köhne ulusal sanayiler yıkılmıştır ve günden güne yıkılmaktadır… Eski yerel ve ulusal kendi kendine yeterliliğin ve içe kapanıklığın yerini çok yönlü ilişkiler, ulusların çok yönlü karşılıklı bağımlılığı almaktadır… Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık her geçen gün biraz daha olanaksızlaşmakta… 

Kapitalist gelişme, her alanda ulusal zemini paramparça ederek insanlığı uluslararası bir tahakküm altına aldı. Ne var ki burjuva sınıflar kapitalist rekabetin zorunlu bir sonucu olarak ulus devlet sınırlarına ve dar ulusal çıkarlara sıkı sıkıya sahip çıkmak zorunda kaldı. Bu durum kapitalizmin kendi içsel çelişkisi olarak kaldı. Burjuvazi, iç çelişkilerden azade değildi ve uluslararası düzeydeki kapitalist rekabet, üretici güçlerle hiç de uyumlu olmayan bu mekanizmanın ortadan kalkmasına engel oldu. Kapitalist üretim ilişkileri, artık üretici güçlerin kapasitesine dar gelir bir duruma düştü. Dolayısıyla kapitalist üretim sistemi uluslararası düzeyde örgütlenirken, bu düzeni yıkma mücadelesi de kendisini uluslararası düzeyde tanımlamak ve örgütlemek zorunda.

Marks ve Engels, komünizm mücadelesine giriştikleri ilk andan itibaren kapitalizmi küresel bir sistem olarak kavradıklarından ona karşı örgütlenecek siyasal yapıların da uluslararası karakterde olması gerektiğinin bilincindeydiler. Her ikisinin hedefi Alman devrimiyle sınırlı değildi. Kafalarında hep Avrupa devriminin bir parçası olarak Alman devrimi, Avrupa proletaryasının bir müfrezesi olarak Fransız işçi sınıfı vb. vardı.

Enternasyonalizm: Ulusal Sınırların Ötesinde Bir Devrim Anlayışı

Marksizm açısından enternasyonalizm, keyfe keder sahiplenilecek soyut bir ilke değildir. Sosyalist devrim mücadelesine içsel bir yaklaşımdır. Enternasyonalizmin içeriği de ulusların bir nevi dayanışması değildir. Sosyalist devrimin, bir dünya devrimi sürecinin parçası olarak ulusal sınırların ötesinde ele alınmasıdır.
Komünist Manifesto’da bu yaklaşım “En azından uygar ülkelerin birleşik eylemi proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.” ve “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” vurguları ile çarpıcı bir şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim Marks ve Engels, örgütlenme sorununu hep uluslararası düzeyde ele almış ve 1864 yılında Uluslararası Emekçiler Birliği’ni (Birinci Enternasyonal) kurarak proletaryanın uluslararası hareketinin komuta merkezini oluşturmayı ve sağlamlaştırmayı hedeflemişlerdi.

Proletaryanın emekleme döneminde uluslararası birliğin zeminini atan Birinci Enternasyonal, Paris Komünü gibi bir deneyimi de miras bırakarak tarih sahnesinden çekildi. Peşinden dönemin Marksist hareketi, dünya çapında sosyal demokrat ismini alan partileri kitleselleştirebildi ve yine -merkezileşmiş bir birlik olmaktan uzak olsa da- proletaryanın uluslararası örgütü olarak İkinci Enternasyonal kuruldu.

Nihayet, İkinci Enternasyonal’in 1914 itibariyle emperyalist savaş karşısındaki iflasından sonra, Üçüncü (Komünist) Enternasyonal Ekim Devrimi’nin hemen ardından kuruldu. Proleter devrim hareketinin uluslararası düzeyde merkezileşmesi Komintern ile birlikte eşik atladı.

1840’lardan 1920’lerin ortasına kadar Marksist hareket, hiçbir zaman ulusal ve dünyadan yalıtık bir devrimci süreç veya devrimci örgüt kurgulamadı. Bu tarihten itibaren de devrimci Marksizm’e bağlı kalanlar, mücadeleyi ve örgütlenmeyi uluslararası düzeyde kavramaya devam etti.

Komintern’in Stalin tarafından tasfiyesinin ardından, Marksizmin devrimci geleneğini omuzlayan Troçki, Dördüncü Enternasyonal’i kurarak enternasyonalist geleneği sürdürdü.

Uluslararası devrim anlayışını en parlak şekilde formüle edecek olan, Lenin’in ölümünden sonra Stalinist karşı-devrime karşı dünya devrimi bayrağını yükseltecek olan Troçki idi: “Sosyalist devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada gelişir ve dünya arenasında tamamlanır!”

Bu ifade, çarpıcı bir şekilde dünya devriminin ulusal devrimler toplamı değil, ulusal devrimlerin dünya devriminin birer parçası olduğunu ortaya koyuyor.

“Yeni Bir Enternasyonal” Çağrısı: Nasıl ve Ne Zaman?

İkinci Enternasyonal’in 1914’te başlayan emperyalist savaşa ve burjuva-liberal milliyetçiliğe teslim olmasının hemen ardından Lenin, savaş nedeniyle kendisini fiilen askıya alan İkinci Enternasyonal’in politik olarak da çöktüğünü ve tekrar ayağa kalkamayacağını, dahası kalkmaması gerektiğini ilan etti. Yeni ve devrimci unsurlardan oluşan bir enternasyonale ihtiyaç vardı.

Ancak acıdır ki devrimci bir enternasyonalin temelini oluşturabilecek kadrolar tüm dünya çapında sadece bir avuçtu. Emperyalist savaşın birinci yılı geride kalırken, Eylül 1915’te İsviçre’de Zimmerwald Konferansı gerçekleştirildi. Konferansa katılan delegelerin çoğunluğu gerçek anlamda örgütleri değil küçük grupçukları temsil ediyordu. Troçki, Zimmerwald’deki tabloyu “ilk Enternasyonal’in kuruluşundan yarım yüzyıl sonra enternasyonalistlerin dört arabaya sığacak kadar az” olmasından yakınarak aktarır. Dahası dört arabalık Zimmerwald bileşenleri homojen de değildi. Bir yanda savaşa karşı olmakla beraber pasifizmden öteye geçemeyen ve İkinci Enternasyonal’den kopuşa karşı çıkan Zimmerwald sağı, diğer yanda ise Lenin’in başını çektiği “Zimmerwald solu”.

Bu koşullarda Lenin, oportünist ve şovenist eğilimlerden kopuşu zorunlu görüyor ve yeni enternasyonalin sadece devrimci ve enternasyonalist unsurlardan oluşması gerektiğini düşünüyordu. Ancak eldeki malzeme yeterli değildi. Lenin’in yeni bir enternasyonal çağrısı, savaşa karşı tavır alma çağrısından daha da az yankı buldu.

Yeni Enternasyonal’in kimleri kapsaması gerektiği konusundaki düşüncelerinde Lenin yalnız değildi. O dönemde henüz Bolşeviklere katılmamış olan Troçki de Nache Slovo gazetesindeki Ocak 1916 tarihli yazısında şunları söylüyordu:

Yeni bir Enternasyonal, ancak devrimci sosyalizmin sarsılmaz ilkelerine dayalı olarak kurulabilir; onun kuruluşunda yönetenlerin, bakanların, uysallaştırılmış milletvekillerinin müttefikleri, emperyalizmin savunucuları, kapitalist diplomasinin ajanları, İkinci Enternasyonal’in mezar kazıcıları yer alamaz.

Dünya Devrimine Açılan Kapı Olarak Ekim Devrimi

Rusya, geç kapitalistleşmesinden kaynaklı olarak bağrında yoğun çelişkiler barındırıyordu: Çağdışı niteliğiyle Çarlık otokrasisi, burjuvazinin siyasi basiretsizliği ve Rus liberalizminin doğuştan gelen nefes darlığı, uçsuz bucaksız kırsal toplum ve yakıcı toprak sorunu ile devasa fabrikalarda yoğunlaşan kapitalist sömürü, devasa bir ulusal sorunlar silsilesi… Hepsi de aynı yerde ve aynı zamanda. Burjuva devrimini gerçekleştirememiş bir Rusya, proletaryanın bütün devrimciliğiyle tarih sahnesine çıktığı bir Rusya. Yine aynı yerde ve aynı zamanda.
Bu tabloda Rus devriminin karakteri tartışması hızla derinleşmişti. Lenin, Rusya’daki görevin işçi ve köylülerin demokratik diktatörlüğünü kurmak olduğunu düşünüyor; devrime öncülük etmesi gerektiğini düşündüğü işçi sınıfı ile köylülük arasındaki ilişkinin biçimi meselesini muğlak bırakıyordu. Devrimci hareketin gelişimi iktidar sorununu apaçık bir şekilde ortaya çıkardığında, Lenin 1917 Nisan’ında “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı etrafında hedefi çok daha açık olarak tarifledi.

Troçki ise 1905’ten itibaren sürekli devrim teorisini geliştirdi. Geri ülkelerde burjuvazi, devrimci niteliğinden yoksundu ve demokratik devrimin görevlerini ancak köylülüğün desteğini arkasına alan işçi sınıfı yerine getirebilirdi. İşçi sınıfı ise kendisini demokratik görevlerle sınırlandıramazdı, devrimin uluslararası alanda yayılmasıyla birlikte sosyalist önlemler (burjuvazinin mülksüzleştirilmesi gibi) almak zorundaydı.

Lenin’in de Troçki’nin de yaklaşımlarının en can alıcı noktası şurada düğümleniyordu: Sorun ancak uluslararası düzeyde nihai çözüme ulaşabilirdi. Rus devrimi Avrupa’da sosyalist devrimlere kapı aralayacaktı. Batı’daki sosyalist devrimlerle birlikte Rus proletaryası, Rus köylülüğüne muhtaç olmaktan kurtulacak, ekonomik ve kültürel geriliğin bütün dezavantajlarını aşacak ve sosyalizme yürüyecekti. Yani Rus devriminin kaderi, devriminin dünyaya yayılmasına göbekten bağlıydı.

Lenin, Ekim Devrimi’ne giden süreçte parti liderliğini sovyet devrimi fikrine kazanmak için yürüttüğü tartışmanın sembol ifadesi olan Nisan Tezleri’nde, yeni bir Enternasyonal çağrısını bir kez daha yineleyerek, Rus Devrimi’nin en acil sorunlarını tartıştığı anda bile enternasyonal örgütlenme sorunlarını bir kenara bırakmaktan vazgeçmiyordu. Lenin’in 10. Tezi şöyleydi: “Yeni bir Enternasyonal Parti. Bir devrimci Enternasyonal, sosyal-şovenistlere ve Merkez’e karşı olacak bir Enternasyonal Parti kurmak için inisiyatif almalıyız.”

Komünist Enternasyonal Kuruluyor

Rusya’da 1917 sonunda işçi sınıfı iktidarı ele geçirmişti. Hala pek çok ülkede devrimci Marksist partiler kurulmamış olsa da Alman proletaryası konseylerini kurmuş, Macaristan’da proletarya -kısa süreliğine de olsa- iktidarı ele geçirmişti. Rüzgâr, şimdilik, bütün Avrupa’da sovyet hareketinden yana esiyordu.
Üçüncü Enternasyonal’in kurulması için harekete geçmenin zamanı gelmişti. Bolşevikler, (büyük ölçüde radyo sinyalleri yardımıyla) bütün dünyaya seslenerek farklı ülkelerin devrimci örgütlerini ve temsilcilerini Moskova’da yeni bir Enternasyonal’i kurmak üzere toplanmaya çağırdı.

Dikkat çekelim ki toplantının yapıldığı günler, Rusya’daki İç Savaş’ın en ağır geçtiği dönemlerden birine denk geliyordu. Ancak buna rağmen Bolşevik liderler, iç savaşın en çetin günlerinde bile yeni bir Enternasyonal örgütleme çabasına girişti.

Bu çaba, genel ya da özel her açıdan zorunluydu. Rus Devrimi ancak uluslararası bir devrimci sürecin parçası olarak gelişebilirdi, Rusya’da proletaryayı yalıtılmışlığından kurtarabilecek yegâne güç Avrupa proletaryasıydı, Sovyet hareketi Avrupa boyunca yayılıyordu, Bolşevikler sahip oldukları iktidar deneyiminden faydalanarak devrimci bir Enternasyonal’in zeminini atmayı istiyordu… Ayrıca İkinci Enternasyonal’in kalıntıları, iflas etmiş örgütü tekrar ayaklandırma çabasına girişmiş, merkezci gruplar ise İki Buçukuncu Enternasyonal olarak anılacak merkezci bir örgütü kurmaya girişmişlerdi. Tüm bu sebepler, yeni Enternasyonal için yapılan çağrının geciktirilmemesi için azami basınç oluşturuyordu.

Dünya Devriminin Genelkurmayı Komintern ve Amiral Gemisi Bolşevik Parti

Ne İkinci ne de İki Buçukuncu Enternasyonal’e bağlı olan grupların devrim gibi bir derdi kalmıştı. Bu unsurlar Sovyet iktidarı ve proletarya diktatörlüğü fikrine karşı çıkıyorlar, burjuva parlamenter düzene sıkı sıkıya yapışıyorlardı. Kautsky, devrim sonrasında Rusya’daki sovyet iktidarını “demokratik olmamak”la eleştirecekti. Ancak o ve benzerlerinin demokrasi anlayışında, soyut burjuva demokrasisinden başkaca bir şeyden eser kalmamıştı.

Üçüncü Enternasyonal işte bu devrimci görevi uluslararası düzeyde yönetebilmek için kuruldu. Komintern’e biçilen görev, uluslararası devrim sürecini yönetecek devrimci hareketin genelkurmayını oluşturmak ve süreci zafere ulaştırmaktı.

Üçüncü (Komünist) Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu Mart 1919’da Moskova’da yapılan toplantıda ilan edildi. Bu toplantıya 35 örgütü temsilen 54 delege katılmıştı; ancak sadece 19 parti ve örgütü temsil eden 35 delegenin oy hakkı vardı. Bu 35 delegenin de sadece 4’ü Rusya dışından gelmişti: ülkelerinde bir komünist parti olmayan birer Norveçli ve İsveçli; küçük bir komünist grubu temsil eden Avusturyalı delege ve Alman Komünist Partisi’nin delegesi.

Doğal olarak Komintern’in amiral gemisi Bolşevik Parti’ydi: Başarılı bir devrim gerçekleştirmiş ve iktidarda olan bir parti. Alman komünistleri, Ruslardan sonraki en etkili gruptu; ancak Alman Devrimi’nin yenilgisi, Bolşeviklerin mutlak anlamda öne çıkmasına yol açacaktı. Macaristan ya da diğer ülkelerdeki komünist hareketler ise genel olarak daha zayıf ve deneyimsizdi.

Peki, bu toplam gerçekten bir Enternasyonal’e denk düşüyor muydu? Tony Cliff, Lenin biyografisinde tabloyu – haklı olarak – şöyle yorumluyor:

Lenin, bu küçük grupçukların birliğini Enternasyonal olarak tanımlarken, ne yaptığını biliyordu. Komünist Enternasyonal’i kurduğu zaman, bir süre sonra Avrupa’da yaşanacak gelişmelere ilişkin öngörüsüne güvenmişti: Yakında patlak verecek devrimci mücadelelerden kitlesel komünist partileri doğacaktı. Lenin, yerinde bir öngörüyle, küçük komünist grupların savaştan sonraki devrimci durumda ve Bolşevizmin Rusya’daki zaferinin örnek oluşturduğu koşullarda kitlesel bir etkiye sahip olacaklarını varsaydı.

İki Komintern

Yola çıktığında Rusya dışında neredeyse her yerde sadece küçük bir azınlıkça temsil edilebilen Komintern, birkaç yıl içerisinde hızla proletaryanın devrimci öncüsü haline geldi. Doğru zamanda tarihe müdahale edilmişti. Hatta müdahale olanaklarının geç bile ortaya çıktığı söylenebilir.

Komintern 1923 yılına kadar, dünya devrimine liderlik etme yolunda epey bir teorik ve pratik gelişim sağladı. 1919-1922 yılları arasında gerçekleşen ilk dört kongresi boyunca ve 1923’teki kaybedilen Alman Devrimi’ne kadar Komintern’in dünya devriminin genelkurmayı rolünde olduğu tartışmasızdır. Ancak Almanya’da 1923’teki fırsatın kaçırılması, dünya devrimi beklentilerini ciddi anlamda erteledi.

Tam da aynı dönemde Lenin’in hayatını kaybetmesi, bürokrasinin Bolşevik Parti ve Sovyet devleti içinde egemen konuma gelmeye başlaması ve Komintern’i de ele geçirmesiyle birlikte 1924’teki 5. Kongresi’nden itibaren bambaşka bir Komintern ortaya çıkacaktı.

Komintern, dünya devriminin genelkurmayı olmaktan çıkıp adım adım milliyetçi Stalinist bürokrasinin dış politika aparatına dönüştürüldü. Amacı, devrimi bütün ülkelere yaymak değildi artık. Bütün ülkelerdeki komünist partilerin amacı olarak devrimci ilkelere ihanet etmeyi umursamadan SSCB’nin dış politikadaki çıkarlarının savunulması yegâne kurala dönüştürüldü. Dünya devrimi projesi rafa kalkmıştı. Yeni trend, tek ülkede sosyalizm garabeti oldu. Geri kalmış ülkelerde aşamalı devrim programı ile devrimci harekete Menşevizm aşısı yapılmış, ardından gelişmiş ülkelerde faşizme karşı demokrasinin savunulması adı altında burjuvazi ile birlikte “halk cepheleri” kurulmuştu.

Son kongresini 1935’te yapan Stalinist Komintern, 1943’te kongre bile yapmaksızın Stalin’in emriyle resmen dağıtıldı.

1914’te emperyalist savaşın keskinleştirdiği çelişkiler eşliğinde İkinci Enternasyonal’in bünyesindeki reformist ve karşı-devrimci eğilimlerin egemen hale geldiği ortaya çıkmıştı. Bu defa ise dünya devriminin yenilgisi ve SSCB’deki bürokrasinin karşı-devrimci zaferi, 1920’ler ve 30’lar boyunca etkilerini yakıcı şekilde gösterdi. Sonuçta, 1930’lara gelindiğinde Komintern, İkinci Enternasyonal’in 1910-20’lerde üstlendiği rolü paylaşmaya başlamıştı.

Devrimci Komintern: 1919-1923

Kuruluşu sırasında, Troçki’nin kaleme aldığı Komünist Enternasyonal Manifestosu, şunu söylüyordu:

“Nasıl Birinci Enternasyonal, gelecekteki gelişmeyi öngörmüş ve onun yolunu göstermişse, nasıl İkinci Enternasyonal milyonlarca proleteri toplayıp örgütlemişse, Üçüncü Enternasyonal de açık kitle eyleminin, devrimi gerçekleştirmenin Enternasyonal’i, eylemin Enternasyonal’i olacaktır.”

Lenin’in ve Bolşeviklerin yeni Enternasyonal’in inşası konusunda en önem gösterdikleri nokta, bu örgütlenmenin kesinlikle reformist ve şovenist unsurlardan arındırılmak zorunda olduğuydu. Bir yanda İkinci Enternasyonal -çöküşüne dair tek laf edilmeden- tekrar hortlatılmaya çalışılırken, öte yandan proleter ve ezilen kitleler devrimci bir ruh haline ulaşırken, en ufak bir bocalama, kurulmaya çalışılan yeni Enternasyonal’in ayaklarına daha baştan taş bağlardı.

Bu koşullarda, Lenin, sosyal demokrat oportünizmi yenilgiye uğratmak için bazı temel görevleri tanımlıyordu: Reformist ve merkezci unsurlardan tamamen kopmak gerekliydi. Komünist Partiler, sosyal demokrat çalışma tarzlarını (parlamentarizm gibi) terk etmeliydi. Sendikalarda ve her kitle örgütünde komünist faaliyet yürütülmeliydi. Burjuva yasalcılığının terk edilmesi ve şartlar gerektirdiği takdirde derhal paralel illegal örgütlerin yaratılması zorunluydu. Emperyalist savaş politikalarına -1914’te olduğu gibi- teslim olmak kesinlikle kabul edilemezdi, görev emperyalist savaşları iç savaşa çevirmekti.

Bütün bu temeli devrimci bir tarzda ileriye taşıyacak olan ise her yerde sovyetlerin iktidarı ve proletarya diktatörlüğü için mücadele etmekti. Reformistler bile lâfzî olarak sovyet iktidarını kabul ediyorlardı. Ancak burjuva demokrasisinin sığ sularından uzaklaşmak ve proleter bir demokrasi için proletaryanın sınıf diktatörlüğünü kurmak zorunluydu. Bunu pratikte kabul ettiğini gösterecek şekilde davranmak, o dönemin turnusol kâğıdına dönüşmüştü.

Emperyalizme ve kendi ülkelerinin burjuvazisine karşı, kendi ülkelerinin sömürgelerinde devrimci mücadele yürütmek ya da mevcut devrimci hareketlere destek olmak gerekliydi. Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı tanınmalıydı. Böylelikle kızıl sancak tüm dünya ezilenlerinin gözünde bir özgürlük bayrağı olarak yükselirken bir yandan da emperyalist merkezlere sömürgelerden akan kaynaklar kurutulmuş olacaktı. Böylelikle anti sömürgeci hareketlerin devrimci işçi sınıfı hareketinin müttefiki olduğu vurgulanıyordu. Diğer taraftan bu hareketlerin kızıla boyanıp bunlar içerisinde erime tehlikesine dikkatleri çekiliyordu.

Tüm bunları tamamlayacak şekilde Komintern kendisini dünya devriminin partisi olarak tanımlıyordu. Stalinistleşmesinden önce hiçbir zaman ulusal sınırlılıkta politika üretmedi. Kapitalizmin uluslararası krizinden yola çıkarak proletaryanın uluslararası mücadele programını ortaya koydu. Hiçbir parti temel sorunları kendi ulusal düzeyinde ele almıyordu. Bütün can alıcı sorunlar, Komintern mekanizmalarında masaya yatırılarak nihai karara bağlanıyordu.

SSCB’nin ve Dünya Devriminin Kader Ortaklığı

1917 Ekim’inde Rusya’da iktidarı ele geçiren proletaryanın bu iktidarı elinde tutmaya devam etmesi, devrimin dünyaya yayılmasına bağlıydı. Bu yaklaşım, Lenin ve Troçki’nin işçi iktidarının başında olduğu süre boyunca bütünüyle korunmuştu.

Öte yandan, Komintern’in kaderi de Rusya’daki proletarya diktatörlüğündeki gelişmelerden doğrudan etkileniyordu. Zira Rusya, proletaryanın iktidarı ele geçirmeyi başardığı yegâne ülkeydi ve Bolşevik Parti, kaçınılmaz olarak bu ayrıcalıktan yararlanıyordu. Rusya’da iktidar işçi sınıfının elinde ve devrimci Marksist bir programa sadık kaldığı müddetçe, bu ilişki Komintern’in dünya çapında güçlenmesi için ilham verici bir nitelik taşıdı. Rusya’da bürokratik bir karşı-devrimin gerçekleşmesiyle Komintern için de kökten bir değişimin önü açılmış oldu.

Yani Rusya’daki sovyet iktidarı ile Komintern’in dünya devrimi hedefi arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi mevcuttu.

Stalinist Karşı-Devrim

Bolşevik Parti’nin ve Sovyet iktidarının lideri Lenin, 1923’te felç nedeniyle aktif siyaset sahnesinden çekilmiş, Ocak 1924’te ise hayatını kaybetmişti. Daha Lenin’in ölümünden önce kurulan Troyka (Üçlü – Zinovyey, Kamanev ve Stalin), Troçki’yi saf dışı bırakmanın yollarını arayarak iktidarı ellerine geçirmeye başlamıştı. Peşinde olduğu iktidara en büyük tehlike olarak gördüğü Troçki’yi ekarte ettikten sonra Stalin, Troyka’yı dağıtıp bütün iktidarı kendi eline aldı.

Stalin’in iktidarı, basit bir parti içi yönetim değişikliği değildi. Parti ve devlet kademelerine çöreklenen ikbal avcısı bürokrasi, iç savaşın yarattığı yıkım ve dünya devrimindeki tıkanmadan faydalanarak adım adım kendi bağımsız çıkarlarını örgütlüyor ve bunları bütün bir topluma dayatmanın yollarını yaratıyordu. İç Savaş, sanayideki yıkım vb. nedenlerle proletaryanın fiziken yok oluşu ve devrimci kadroların en ön cephelerde hayatlarını feda etmesi, bürokrasinin işini kolaylaştırdı. Lenin de, son hastalığından önce baş göstermeye başlayan bu sorunun farkına varmış ve Troçki’ye bir mesaj göndererek bürokrasiye ve onun lideri Stalin’e karşı ortak mücadele teklif etmişti. Ancak bu mücadeleye ömrü yetmedi.

Stalin’in yönetimi, işçi sınıfının sovyet organları aracılığıyla sahip olduğu iktidarının tasfiyesi ve yeni koşullar altında kendisini bir sınıf olarak örgütlemeye başlayan bürokrasinin iktidarını kurması anlamına geldi. Bu bir karşı-devrimdi. İktidar, proletaryadan, daha önceki devlet biçimlerinde var olandan tümüyle farklı olan ve sovyet devletinin kendine özgü koşullarında bir sınıf haline gelmeyi başaran bürokrasinin ellerine geçmişti. Karşı-devrim, kanlılık derecesi artarak 1930’ların sonlarına kadar devam etti.

Ortaya çıkan yeni rejim, işçi sınıfının sömürüsünü yeniden kuruyor ve hatta bu konuda kapitalist dünya ile bile yarışıyordu. Sendikalar, grevler ve toplu sözleşmeler yasaklanmıştı; bürokrasi, devlet mekanizması aracılığıyla toplumsal artığa el koyuyordu. Bu dönemde proletarya ile bürokrasi arasındaki farklılaşmalara ilişkin somut veriler için Troçki’nin “İhanete Uğrayan Devrim” ve Tony Cliff’in “Rusya’da Devlet Kapitalizmi” kitaplarına yönlendirme yapmakla yetinelim.

Karşı-Devrim Komintern’i Ele Geçiriyor

Lenin’in ölümüyle birlikte kurulan Troyka, bürokratik karşı-devrimi birlikte başlattı. Troçki, Rusya ve Bolşevik Parti içinde olduğu kadar Komintern’de de engellenmeye başladı. İdeolojik açıdan bu sürecin dönemeçleri ise şöyle oldu:

  • Stalin, “tek ülkede sosyalizm” adında teorik bir safsata ortaya attı. Emperyalist savaş, devrim ve iç savaş yıllarında, dünya devrimi arayışında ve Sovyetlerin yalıtılması sonucunda açığa çıkan kıtlık ve açlık koşullarında emekçi sınıflara ağır bir yorgunluk çökmüştü. Karşı-devrimin önderi, bunu dünya devrimi hedefini rafa kaldırmak ve özellikle Troçki’ye karşı tutunabileceği bir ideolojik dal yaratmak amacıyla kullandı. Tariflenen yeni görev “sosyalist anavatanın güçlendirilmesi”ydi.
  • Zinovyev, bu dönüşümü maskelemek üzere ortaya Leninizm diye bir kavram attı, Stalin de üzerine atladı. Yeni rejim, bütün yaptıklarını bu ismin gölgesini kullanarak meşrulaştıracaktı. Karşı çıkan herkes de anti-Leninist ilan edilecekti.
  • Komintern bünyesinde bu dönüşüme denk düşen nokta da Beşinci Kongre’de ortaya atılan “Bolşevikleştirme” sloganı oldu. Devrimci dalganın geri çekilmesinin ardından oluşan boşluk, idari ve aceleci bir yeniden yapılandırma ile dolduracaktı. Asıl hedef, Komintern ve ulusal partileri itaatkâr bir yapıya kavuşturmaktı. Rus deneyiminin donuklaştırılarak aktarılmasından ibaret olan idari önlemlere eşlik eden süreç, itiraz eden herkesin başında sallanan ihraç/tasfiye kılıcı oldu.

Artık dünya devrimi hedefi rafa kaldırılmış yerini SSCB’nin savunulması almıştı. Yapısal dönüşümler sayesinde de dünya çapında komünist hareket, SSCB’nin başına çöreklenen karşı-devrimci bürokrasinin kontrolü altına girmeye başlamıştı ve gittikçe birer “uydu parti”den ibaret olacaktı.

Ancak tabii ki bu dönüşüm bir anda ve kolayca olmadı. Özellikle Troçki ve taraftarları, Stalinizmin saldırılarına karşı ciddi mücadeleler örgütlediler. Bu nedenle Stalinist bürokrasinin dünya komünist hareketinden devrimci mayayı temizlemesi için epey uğraşması, tasfiyelere, operasyonlara ve hatta kanlı işlere başvurması gerekecekti. Stalinizmin mutlak egemenliği, bu yollardan geçerek sağlamlaştı.

Komintern’de “Temizlik”

Stalin, bürokrasinin yeni devlet kapitalizminin lideri olarak, ülke içerisindeki polis devleti uygulamalarını Komintern’e de sirayet ettirdi.

NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) sorumlusu Trilisser, Moskvin takma adıyla Komintern Sekretaryasına sokuldu. Yine SSCB’deki “Büyük Temizliğin” yürütücüsü olan NKVD yöneticisi Yejov, Komintern Yürütme Kurulu ve Prezidyumu’na katıldı. Böylece Komintern, Stalin’in polisiye yöntemleriyle de kontrol altına alındı. “Temizlik” Komintern’e de sıçradı. Komintern liderliği yapmış Zinovyev, Buharin, Radek gibi isimler, Komintern’in merkez çalışanları, ulusal partilerin Komintern temsilcileri ve hatta bizzat yerinde olmak üzere ulusal parti yöneticileri ortadan kaldırıldı. İdamlar, sürgünler, kamplar, belirsiz akıbetler… Komintern’in kuruluşunda ve örgütlenmesinde Lenin’le birlikte liderlik rolü üstlenen Troçki’nin öldürülmesini de – hele ki Rusya’dan sürgün edildikten sonra – Komintern’deki temizlik sürecinin de bir parçası olarak görmek gerekir.

İspanya Komünist Partisi (PCE)’den muhalif olduğu için atılan ve POUM (Birleşik Marksist İşçi Partisi) isimli partiyi kurarak örgütlenen, Troçki ile uzunca süreler görüşmesine rağmen Troçki’nin program ve politik önerilerini tam olarak kabul etmeyen Andrés Nin’in katledilmesi bilinmesi gereken örneklerden biri. Nin, 1937 yılında İspanya İç Savaşı devam ederken İspanya’da cirit atan NKVD ajanları tarafından işkenceye uğramış ve ortadan kaldırılmıştı.

Bayatlamış Bir Tartışma: Monolitik Yapı Lenin’in Mirası Mı?

Ekim 2018-Nisan 2019 arasında İstanbul’daki Sakıp Sabancı Müzesi’nde “Rus Avangardı” başlıklı bir sergi vardı. Sergiye girenleri karşılayan duvar posterlerinde Ekim Devrimi ve Bolşevizm hakkında çeşitli metinler bulunuyordu. Posterlerde, bir sürü bilindik yalanın yanı sıra konumuzla ilgili olarak şu ifade yer alıyordu: “Lenin tarafından Bolşevik Partisi’nin uluslararası ölçekte monolitik klonlanması olarak tasarlanan Komintern…”

Komintern’in devrimci dönemi, dünya çapında burjuva emperyalistler için en büyük korkuların kaynağı olmuştu. Şaka değil, dünyanın dört bir tarafında sosyalist devrimler yapmayı kafaya koymuş uluslararası bir örgüt! Komintern’in devrimci mirası burjuvaziyi hâlâ aynı ölçüde korkutuyor ki bugün bile o dönemlerde üretilmiş olan bayat yalanları tekrarlayıp duruyorlar.

Lenin döneminde Komintern son derece merkeziyetçi bir yapıya sahip olmasına rağmen hiç de monolitik bir örgüt değildi. Bolşevik parti anlayışının temellerinden biri olan demokratik merkeziyetçilik ilkesi Komintern için de geçerliydi. Komintern’in kurulması kararından çeşitli ulusal partilerin -ve hatta Bolşevik Parti’nin- önemli kararlarının hepsi, Komintern bileşenleri arasında 1924’e kadar çok ciddi tartışmalar yol açabiliyordu.
Lenin’in kendisi, Komintern’in resmi yöneticilerinin ulusal partilerin yöneticilerine karşı çevirdikleri ayak oyunları ya da kaba müdahalelerine karşı çıkmıştı. Mesela 1921 Mart’ında Komintern yöneticilerinin Bela Kun’u göndererek Almanya Komünist Partisi (KPD)’nin merkez komitesine karşı çevirdikleri oyuna Lenin sert tepki göstermişti. Lenin, KPD’nin liderlerinden Clara Zetkin’e yazdığı mektupta “Kanımca, bu gibi durumlarda, izin vermeyip protesto etmeli ve konuyu hemen tam katılımlı bir yürütme toplantısı önüne taşımalısınız.” diyordu (akt. Chris Harman, Kaybedilmiş Devrim).

Bu demokratik merkeziyetçilik anlayışı ile Stalin dönemindeki mutlak merkeziyetçi ve monolitik yapı arasında sadece fersah fersah mesafeler değil tam olarak bir karşıtlık ilişkisi mevcut.

Stalin döneminde Bolşevik Parti ve SSCB içinde olduğu gibi Komintern’de de tartışma kültürü ortadan kaldırıldı ve lider kültü egemen kılındı. Artık hiç kimse resmi politikaya karşı söz söyleyemeyecekti. Resmi politikayı belirleyenler de Stalin’in kafasına estiği gibi değişiklikler yapabiliyordu. Bir süre sonra Stalin’e atıf yapmadan konuşma yapmak, Komintern içerisinde mümkün değildi. Hatta iş öyle bir yere varmıştı ki Stalin’in bulunmadığı salonda bile Stalin’in adı geçtiğinde, o toplantıya katılması için “liderlik” tarafından atanmış delegeler ayağa kalkıp dakikalarca alkışlayabiliyordu (akt. Serge Wolikow, Komünist Enternasyonal).
Stalinist Komintern’in yeni işleyişi şu şekildeydi: Ulusal partiler, Komintern’in -kongrelerine değil de- Yürütme Komitesi’ne ve o ulusal partiyi Komintern’de temsil yetkisine sahip, atanmış ve Moskova’da yerleşik bulunan kimselere bağımlıydı. Yürütme Komitesi ve diğer Komintern temsilcileri, doğrudan Stalin’e bağımlıydı. Bu yapıyı sağlamlaştırmak için Stalin, Komintern içindeki Rus partisinin fiziki ayrıcalıklarından yararlanmıştı. Ne var ki bu ayrıcalıklar, devrimci dönemde esas belirleyen olmaktan uzaktı. Yani Rus partisinin iktidarı dolayısıyla sahip olduğu coğrafi ayrıcalıkları da Komintern’in iki dönemi arasında bir köprü oluşturmuyordu.

Monolitik yapının inşasında ihraç ve infaz uygulamalarının etkili bir rolü oldu. Başlarda Stalin ve yardakçıları, Komintern yönetimini ele geçirseler de içerisindeki bütün unsurlara canlarının istediği gibi diş geçirmeleri kolay değildi. Rusya içindeki tasfiye ve infaz süreci Komintern’e de sirayet etti. Önce Rusya’ya yerleşmiş bulunan Komintern’in yabancı kadroları, sonra ulusal partilerin can sıkan yöneticileri ihraç ve infaz yoluyla ortadan kaldırıldı. Böylece, dört bir tarafta Stalin ne diyorsa onu tekrarlayan bir Komintern aygıtı yaratılmış oldu.

Başlangıçta bir dünya partisi ve ulusal seksiyonları şeklinde kurulan ve demokratik merkeziyetçi bir yapıya sahip olan Komintern, Stalin döneminde tek tipçi, bürokratik merkeziyetçi ve monolitik bir yapıya, ulusal partiler de SSCB’nin resmi siyasetinin uydu partilerine dönüştürülmüştü.

Lenin’in “Aşırı Ruslaşma” Uyarısı

Komintern’in kuruluşunda Bolşevikler, devrim yapmış bir parti olarak doğalında öne çıkmışlardı. Ancak devrimci dönemde, Enternasyonal liderliği, ulusal partileri ve onların liderliklerini yok sayan bir tavır içerisinde değildi. Yine de iç savaşın ertesinde bürokratikleşme başlamıştı ve tehlike sinyalleri ortaya çıkıyordu.

Lenin 1922’de dördüncü kongrede yaptığı bir konuşmada şu uyarıyı bile yapmıştı:

1921’deki Üçüncü Kongre’de, komünist partilerin örgütsel yapısı, bunların yöntemleri ve eylemlerinin içeriği konusunda bir karar önerisi benimsedik. Bu karar mükemmel; bununla birlikte, bütünüyle Rus niteliğiyle belirleniyor, yani Rusya’daki koşullara dayanıyor… Karar aşırı Rus niteliği taşıyor ve Rus deneyimini yansıtıyor. Yabancılar için hemen tamamen anlaşılamaz olmasının nedeni de bu; onlardan bunu bir köşeye asmaları ve ona tapınmaları beklenemez. Bu şekilde hiçbir yere varılamaz. Rus deneyimini kısmen özümsemek zorundalar. Bu nasıl olacak, doğrusu ben de bilmiyorum.

Direksiyonda devrimciler olduğu ve programı da dünya devrimini hedeflediği sürece Komintern, dünya devriminin liderliğini üstlenecek partilerin her ülkede yaratılmasını ve güçlendirilmesini sağlamak için verilen mücadelede, uluslararası devrimci deneyimlerin genç partilere aktarılmasına ve uluslararası düzeyde devrimci hareketin eşgüdümlü hareketine olanak sağladı. Birkaç yıllık süre içinde, başlangıçta küçücük gruplardan ibaret olan Komintern seksiyonları, 1920’lerin ilk yarısında pek çok yerde kitlesel komünist partiler haline dönüşmüştü. Ne zaman ki Rusya’da bürokrasi iktidarı gasp etti, alarm zilleri de çalmaya başlamıştı.

Devrimci Komintern’in Politik Kabiliyeti

Komintern’i yalnız bir sloganla ifade etmek gerekirse, onun programı “tek yol devrim” diyordu. Ancak sadece bunu söylemek ya da devrimci bir programa sadık olan Marksistleri biraraya getirmek yetmeyecekti. Can alıcı nokta, bu programın tek çıkar yol olduğunu kitlelere anlatabilmekti. Devrimci Komintern’in kuruluş işleriyle geçen ilk kongresinden sonraki üç kongresi de bu tartışmalar için canlı birer platform oldu.

İkinci Kongre’nin (1920) ana tartışma konusu Komintern bağrında gelişen aşırı sol eğilimlere karşı mücadeleydi. Lenin’in “Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı” başlıklı broşürü üzerinden gelişen tartışma, Komintern ve üye partilere politika üretmek noktasında kritik bir rehberlik görevi üstlenmişti.

Lenin’in broşürü “Her duruma uyan bir reçete ya da ‘hiçbir zaman uzlaşılmayacak’ biçiminde bir genel kural bulmaya kalkışmak saçmadır. Her özel durumda doğru yolu bulabilmek için kafayı işletmek gerekir.” diyerek, burjuva parlamentolara katılmaktan sendikalarda çalışmaya ya da kurulabilecek ittifaklara kadar pek çok önemli başlığı ele alıyordu. Lenin’in kendisi, bu tartışmaları şöyle özetliyordu: “Proletaryanın öncüsünü komünizme kazanmak söz konusu olduğu sürece propaganda ön planda yer alıyordu. Ama yığınların pratik eylemi söz konusu olduğu zaman […]yalnızca propaganda yöntemleriyle, yalnızca ‘saf’ komünizmin gerçeklerinin yinelenmesiyle hiçbir şey başarılamaz.”

Bu broşürde özetlenenlerin yansıdığı Komintern İkinci Kongresi, bu noktada Lenin’in vurguladığı temel yaklaşımları kararlarına aktardı ve komünist partilerin, devrimci bir programı mücadeleye katılan kitlelere taşıması yolunda uygulaması gereken taktik esnekliği ortaya koydu. “Uzlaşma” tartışması sadece ilkesel düzeyde yürütülemezdi ve somut koşullar bağlamında devrimci hareketi güçlendirecek uzlaşmalardan yararlanmamak olmazdı. Burjuva parlamentolar, tarihsel açıdan zamanlarını doldurmuşlardı ancak politik açıdan, yani hâlihazırda proleter kitlelerin çoğunluğu nezdinde zamanlarını doldurmamıştı ve bu nedenle komünistlerin burjuva parlamentolara katılarak buraları devrimin kürsüsüne çevirmesi gerekiyordu. Kitleler neredeyse, komünistler orada olmalıydı: kitlesel sendikalardan ve proletaryanın kitle örgütlerinden “devrimci eleştiri” yoluyla küçük hizipler halinde ayrılmak, devrimci bir yöntem değildi…

Bu tartışmalar, bugün de kitlelere hitap etmeyi hedefleyen devrimci Marksist politika için güncelliğini koruyor.

Komintern’in Üçüncü ve Dördüncü Kongreleri (1921 ve 1922) devrimci Marksist harekete muazzam bir politik yöntemi daha miras bıraktı: Birleşik cephe politikası.

Devrimin Avrupa’ya yayılmasına yine -oldukça yakın- süreler biçilen İkinci Kongre’den sonra, proletaryanın devrimci girişimlerinin yenilgiye uğradığı ve bir geri çekilme durumunun başladığı açığa çıkmıştı. Koşulları olduğu gibi tahlil edebilmek, üretilecek taktikleri ve politikayı da doğru belirmeyi sağlayacak tek yaklaşımdı.
Almanya’daki Mart 1921 eylemleri (Marzaktion – Mart Eylemi), birleşik cephe politikasının önünü açan dönüm noktası oldu. Komintern’in resmi yönetimi (Zinovyev ve kafadarları – Buharin, Radek ve Macar devrimci Bela Kun), KPD’yi maceraya sürükledi.

Şubat ayındaki seçimlerde Orta Almanya’nın Halle ve Merseburg bölgelerinde KPD birinci parti olmuştu. Ancak ülke genelinde hala KPD azınlık durumundaydı. Eyalet yönetiminin, KPD’nin güçlenmesine yol açan gidişatı kontrol altına alma operasyonuna karşı parti yönetimi savunmada kalmayı planlıyordu. Ancak Zinovyev ve kafadarları, “saldırı teorisi” adlı bir “teori” geliştirdi ve bunu KPD yönetimine dayattılar: parti kendiliğinden gelişmeleri beklemek zorunda değildi, silahlı saldırılarla kitleler uyandırılabilirdi.

Sonuç bu defa çok ciddi bir faciaydı. Genel grev çağrısı yankı bulmadı. Birkaç bin kişilik bir silahlı güçle girişilen ayaklanma hükümet tarafından kolaylıkla bastırıldı. Hareket yenilgiye uğradı. Mart 1921’e 400 bin kadar üyeyle giren KPD, üyelerinin yarısını birkaç hafta içinde kaybetti. Devlet komünistleri ve komünist basını yasakladı. Parti çılgınlığın bedelini büyük bir yıkımla ödeyecekti.

Bu sırada KPD’nin tutuklu lideri Paul Levi, daha Ocak ayında sosyal demokrat parti ve sendikalara hitaben bir “Açık Mektup” yayınlayarak, onlara proleter kitlelerin ortaklaştıkları taleplerine dair birleşik bir hareket önermişti. Levi, Mart eylemi sırasında tutuklu olduğu için tartışmalara katılamamıştı ancak olayları öğrenir öğrenmez, Komintern resmi yönetimi tarafından dikte edilen politikaya karşı çıkmıştı. Mart felaketinden sonra Levi, partiden gürültülü bir şekilde atıldı. KPD’de alevlenen bu tartışma, Komintern’in Üçüncü Kongresi’ne de yansıyacaktı.

Lenin ve Troçki, açıkça Levi’nin politik yaklaşımını savundu. Onlara göre, saldırı teorisi adını taşıyan yaklaşım maceracılıktan başka bir şey değildi. Komünist partilerin ve devrimci perspektifin, henüz proletaryanın çoğunluğunu kapsayamadığı bu dönemde Komintern’in görevi, proleter kitlelerin birleşik hareketini yaratarak devrimci kırılmaların önünü açmaya çalışmak olmalıydı.

Mart Eylemi’nin derslerinden yola çıkarak “işçi sınıfının birleşik cephesi” politikası Komintern Üçüncü Kongre’nin temel ve en önemli yaklaşımı olarak şekillendi.

Komünist Parti, ayaklanma koşullarının oluşmadığı dönemde kısmi talepler için sosyal demokratlarla birleşik bir mücadele vermeli ve onların tabanına, kısmi taleplerin bile ancak devrimci yöntemlerle kazanılabileceğini pratikte göstermeliydi. Bu yaklaşım, uluslararası komünist hareket için müthiş bir fırsattı. Sosyal demokrat liderlerin “birleşik cephe”yi kabul ettikleri durumda komünistler kendilerini pratik mücadele içinde kanıtlayarak kitleleri kazanacaktı. Sosyal demokrat liderler, çağrıyı reddederse de bu sefer kitleleri, birleşik mücadele çağrısına kendi liderlerinin olumsuz yanıt verdiğini görecek ve yine komünistler için bu iyi bir devrimci propaganda fırsatı olacaktı.

Bunların dışında Komintern’in devrimci dönemi, dünya çapında karşılaşılan her kritik dönemeçte, ulusal partilerin temsilcilerini de kapsayacak şekilde yürütme vb. toplantılarıyla doğru politika ve taktikleri bulmak ve uygulamak konusunda müthiş üretken bir seyir izlemişti. Bu dönemin dersleri, bugün için politika okulu işlevini hâlâ koruyor.

Stalinizmin “U” Dönüşleri: Tek Ülkede Sosyalizm ve Aşamacı Zihniyet

Devrimci Komintern’in tasfiyesi sırasında Stalinizmin ilk eğilimi sağa doğru olmuştu. 1924’te ortaya atılan tek ülkede sosyalizm safsatasına eşlik eden süreç, Komintern’in ulusal partilere dayattığı aşamacı zihniyet oldu. Aslında Rus devrim tarihinin ışığında çoktan çözümlenmiş olan tartışma yeniden hortlatılmıştı.
Sürekli devrim perspektifi, hem Rus Devrimi’nin gelişimiyle kanıtlanmış hem de devrimci Komintern’in temel perspektifini oluşturmuştu. Ancak SSCB’de iktidarı gasp eden bürokrasi için devrimi dünyaya yaymak gibi hedefler çoktan tarihe karışmıştı. Dahası, devrimci Marksist bir formasyondan ve proletaryanın sınıfsal çıkarlarından alabildiğine uzak olan bürokrasi için böyle programları üretmek, kavramak ya da uygulamak, politikanın doğasına tersti.

Sonuçta Stalinist Komintern, geri kalmış ülkelerin örgütlü proletaryasına aşamacı zihniyeti (“önce demokratik devrim”) bir kez daha dayattı. Bu sağcı eğilimin erken sonuçları, 1925-27 Çin Devrimi’nin yenilgisinde ortaya çıktı. Genç ama hızla büyüyen ve proletaryanın güvenini kazanan Çin Komünist Partisi’ne, burjuva milliyetçi Kuomintang ve lideri Çan Kay Şek önünde diz çöktürüldü. Sebep, Çin’de sosyalist bir devrimin gündem dışı olması ve öncelikli görev denilen burjuva demokrasisinin kurulması şeklindeki aşamacı zihniyetti! ÇKP, 1927’deki ayaklanma olanaklarını, Moskova’dan gelen emirler sonucunda elinin tersiyle itti.

Çin politikasının üreticisi Martinov’du. Eski Menşevik Martinov, bir zamanlar partisinin Rusya’da savunduğu yaklaşımı yeniden üretmişti. Troçki’nin sürekli devrim programına karşı dişe dokunur bir şeyler söylemekte zorlanan Stalin, Martinov’a bu tezleri hazırlatmıştı.

Stalin, Çin Devrimi boyunca Komintern’i bir sopa olarak kullandı. ÇKP liderliği, Komintern disiplini gereği kendisini oradan gelen kararlara boyun eğmek zorunda hissediyordu. Çin milliyetçi burjuvazisinin partisi Kuomintang, Komintern’e sempatizan parti olarak kabul edilmişti. Çin proletaryasının cellâdı olmaya hazırlanan Çan Kay Şek ile Stalin, birbirlerine fotoğraflarını gönderecek düzeyde yakın bir ilişki geliştirdi.
Sonuçta, Çin milliyetçi burjuvazisi, Çan Kay Şek eliyle komünist hareketi kanlı bir şekilde bastırdı. Görece hâlâ erken bir dönemde, devrimin uluslararası düzeyde yayılmasının önünü açabilecek bir devrimci olasılık göz göre göre kaçırılmış oldu.

“Üçüncü Dönem” ve Sosyal Faşizm

Stalinist bürokrasi ve Komintern’deki temsilcilerinin Çin yenilgisine vereceği tek bir cevap ya da açıklama bulunmuyordu. Çareyi, ÇKP liderliğini suçlamakta (ki aslında Moskova’dan gelen emirlere uymak dışında hiçbir şey yapmamışlardı!) ve güneşi balçıkla sıvamakta buldular: Stalinist Komintern, geçici bir süreliğine maceracı aşırı sol eğilime yöneldi.

Stalin’e göre şimdi de “üçüncü dönem” başlamıştı. Şunu iddia ediyordu: Birinci dönem, Ekim Devrimi ile açılmış, Alman Devrimi’nin yenilgisiyle 1923’te sona ermişti. Bu dönem kapitalist kriz ve devrimci ayaklanma ile tarifleniyordu. Sonra ardından ikinci dönem gelmişti. İkinci dönem ,kapitalist istikrar ve geri çekilme dönemi olarak sunuluyordu. Böylece Stalinizmin Çin’deki aşamacı zihniyeti ve İngiltere’deki sendikal ihanetleri meşru gösteriliyordu. Nihayet üçüncü dönem ise 1928’de başlıyordu ve bu dönemin kapitalizmin can çekişme ve devrimci kabarış dönemi olduğunu ileri sürüyordu.

Bu dönem Stalin iktidarının SSCB içinde tepeden inmeci bir anlayış ve bürokratik yöntemlerle gerçekleştireceği ve asıl hedefin iktidara kurulmuş olan bürokrasiye karşı sağdan gelen tehditleri savuşturmak olduğu zorunlu kolektifleştirme sürecine denk düşüyordu.

Üçüncü dönem isimli bu maceracı savrulma, “sınıfa karşı sınıf” sloganı altında Komintern eliyle üretilen “sosyal faşizm” tezlerini tetikledi. Buna göre faşizm ve sosyal demokrasi, tekelci kapitalizmin diktatörlüğünün aynı aracının iki yüzüydü ve asıl düşman sosyal-faşizm olarak adlandırılan sosyal-demokrasiydi! Faşizmin ne olduğunu ya da işçi sınıfı mücadelesi açısından nasıl sonuçlara yol açacağını zerre dikkate almayan bu “teori”, Nazilerin Almanya’da adım adım yükselişi sırasında, işçi sınıfını faşizm karşısında bölen ve direnmekten alıkoyan bir sonuca yol açtı.

Troçki, faşizmi kapitalizmin şiddetli bir bunalımı ve artı-değer üretimindeki (sermayenin büyümesindeki) bir tıkanmanın sonucu ve tekelci sermayenin diktatörlüğünün özel bir biçimi olarak tanımlıyordu. Faşizmin yükseldiği sırada, oldukça zor fiziksel koşullar altında yazdığı makalelerinde var gücüyle faşizme karşı birleşik işçi cephesi çağrısı yapıyordu. Bu cephenin amacı, işçi sınıfının kitlesel ve kolektif mücadelesini oluşturmak olmalıydı. Troçki’nin önerisi diplomatik, bürokratik bir cepheleşme değil acil mücadele gündemlerine dair “ayrı yürüyüp birlikte vurmak” ifadesinde cisimleşen hareketi gerçekleştirmekti. Ancak Stalinizm, bu çağrının görmezden gelinmesi için elinden geleni yaptı ve başarılı da oldu.

Komintern ve KPD’nin politikası, Alman proletaryasını faşizm tehlikesi karşısında birleşmekten alıkoymuş ve sosyal demokrasi uyguladığı politikalarla faşizmin önünü açarken, Stalinist politika bu süreci hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Stalinist üçüncü dönem ve sosyal-faşizm teorilerinin tek sonucu, o güne kadar Avrupa ve dünyanın adeta gözbebeği konumundaki Alman proletaryasının yenilgilerin en acısını tatması ve bütün devrimci mirasından kopması oldu.

Maceracı üçüncü dönem tezlerinin, tıpkı “ikinci dönem”deki gibi felakete yol açmasının sonucunda Stalinist liderlik yine sorumluluğu üzerine almadı. Suçlu bu kez de Alman partisi yöneticileri olarak ilan edildi! Hatta Komintern basınında Nazilerin iktidara gelmesinin ardından uzunca bir süre yenilgiyi bile inkâr etmeyi başardılar.

Halk Cephesi

Üçüncü dönem tezlerinin iflasının ardından ibre bir kez daha -ve bir daha geri dönmemek üzere!- sağa çevrildi.

Troçki’nin birleşik işçi cephesi çağrısına kulakları tıkamak için elinden geleni yapan Stalinizm, kendi politikasının Almanya’daki iflasının ardından bu defa bambaşka bir sapmaya yönelecekti. Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) lideri Maurice Thorez, 1934 yılında Fransız Sosyalist Partisi ile (SFIO) bir anlaşma sağladı ve bu iki partinin oluşturduğu cephe Halk Cephesi’nin çıkış noktası oldu. Bu politikanın teorik süslemesi ise Georgi Dimitrov tarafından tamamlanmış ve bu ikilinin Stalin’le ele ele vardıkları sonuç “ilerici burjuvazi”yi de kapsayacak bir “Halk Cephesi” politikası olmuştu. Bu temelde 1934’te kurulan Fransa’daki komünist-sosyalist cephesi, çöküşe doğru sürüklenen burjuva liberal Radikal Parti’yi de kapsayarak 1935 yılında Halk Cephesi’ne dönüştü. Yeni formül, sırayla diğer ülkelerde de uygulanacaktı. İspanya’dan Türkiye’ye kadar Komintern’e bağlı komünist partiler hızla burjuvaziyle katıksız bir işbirliğinin ifadesi olan halk cephesi politikalarına uyum sağladılar.

Fransız tarihçi Serge Wolikow yeni politikaya geçişi “Gerçekten de Halk Cephesi, düşünüp taşınıp hazırlanmış bir stratejik plandan çok, başarısızlık sarmalını kırma yönünde bir çabadır.” diyerek özetliyor (Komünist Enternasyonal 1919-1943).

Bir işçi partisi, bir burjuva/liberal partiyle ittifak/cephe kurarsa, bu ittifakın işçi sınıfının gündelik ya da sınırlı taleplerini içermesi bile mümkün olamaz. Zira tek derdi sermayeyi ve burjuva devleti korumak olan burjuva parti, sermayeye karşı gelişecek en ufak bir harekete -hele ki kendi yardımıyla!- asla izin vermez. Bu nedenle bir halk cephesi birliği, burjuva partinin politik sınırları içerisine hapsolmak zorundadır. Halk cephesi politikasının işçi sınıfı radikalizminden çekinerek kendini faşizmin kollarına atacak burjuvaziyi işçi sınıfı hareketini dizginleyerek ikna etmeye çalışmaktan öte bir anlamı yoktur.

Oysa Troçki’nin, Komintern’in devrimci döneminde geliştirilmiş olan ve 30’larda yükselen faşizme karşı şiddetle çağırdığı işçi sınıfının birleşik cephesi politikası, henüz reformist liderlerinden kopamamış olan emekçi kitleleri, mücadele içerisinde kazanmaya dönük bir yaklaşımı simgeliyordu. Halk cephesi politikası burjuva demokratik sınırlara hapsolurken, Troçki’nin birleşik cephesi, emekçi kitleleri ortak düşmana karşı sokakta ortak mücadeleye katan ve bu süreçte burjuva düzene bağlı reformist önderliklerin foyasını da açığa çıkararak onları devrimcileşmek yolunda ileri iten bir taktikti.

Halk cephesi politikası, ilk “meyvelerini” hemen verdi. Fransa’da Halk Cephesi’nin iktidara gelmesiyle motivasyon kazanan işçi sınıfı, 1936 yılında kitlesel grevlere ve fabrika işgallerine başlamıştı. İspanya’da da devrimci sürecin derinleşmesiyle birlikte işçi ve köylü kitleler bir yandan faşizme karşı savaşırken bir yandan da “kolektifleştirme” hareketine kendiliklerinden girişmişlerdi. Ne var ki Stalinist partiler, Moskova’dan gelen emirlerle işçi (ve köylü) kitlelerin tüm radikal eylemlerini “müttefiklerini ürkütmemek” amacıyla engellediler.
İspanya İç Savaşı’nın erken dönemlerindeki Barselona’daki devrimci izlenimler ile savaşın ilerleyen yıllarında aynı kentte burjuva düzenin ve alışkanlıkların nasıl tekrar kurala dönüştüğünü, George Orwell, Katalonya’ya Selam kitabında çarpıcı bir şekilde aktarır.

Sonuç olarak Halk Cephesi politikası, artık sadece geri kalmış ülkelerde değil, bütün dünyada sosyalist devrim iddiasının bir kenara bırakılmasına ve komünist partilerin, burjuva siyasetle uyumlu bir “demokrasi” kavgasına sıkıştırılmasına yol açtı. Aşamacı zihniyet, bir kez daha ve bu kez her yerde hortlatılmıştı. Bu politikanın izlerini bugün hala görmek mümkün. Avrupa’da, Ortadoğu’da, Asya’da, Latin Amerika’da… Dünyanın dört bir tarafında, halk cephesi zihniyeti günümüze kadar pek çok sosyalist devrim fırsatının heba edilmesine yol açtı ve açmaya da devam ediyor.

Stalin Kepenkleri İndiriyor

Devrimci Komintern’in 1919-23 arasında gerçekleşen dört kongresine, bütün önemli tartışmalarına ve kararlarına Lenin ve Troçki damgalarını vurmuştu. İki isim de önemli tartışmaların yürütüldüğü toplantılarda büyük sıklıkla fiziken var olmuştu. Peki, Stalin Komintern’de nasıl bir şahsi oynadı? Neredeyse hiç! Uluslararası devrimci hareketle hiçbir zaman fazla bir alakası olmayan Stalin, kurulduğu tarihten itibaren Komintern’le de pek ilgilenmedi.

Fransız tarihçi Serge Wolikow, “Komünist Enternasyonal (1919-1943)” adlı kitabında, Stalin’in Komintern’in işleyişine açık bir biçimde müdahale etmediğini söylüyor: “Diğer Sovyet yöneticilerinden farklı olarak Komünist Enternasyonal’in genel kurullarında ön plana çıkmadı, söz aldığında da SSCB’deki duruma ilişkin raporu sunmakla yetindi.” Ancak Wolikow’a göre Stalin’in Komintern içindeki mutlak otoritesi şu adımlardan geçerek pekişti: Terör, fiziki yıldırma ve tasfiyeler. Rus gizli servis elemanlarının Komintern’e yerleştirilmesi. Bütün yöneticilerin Stalin’e açıkça atıfta bulunmadan konuşma bile yapamaz hale gelmesi.

Stalin’in esas derdi Rusya’daki iktidarıydı. Lenin ve Troçki’nin bir şekilde yoldan çekilmesi ve işçi hareketinin durulmasıyla birlikte, tam gaz bürokrasinin sınıfsal çıkarlarını uygulamaya koydu. Stalin’in sağ kolu ve Stalinist Komintern’de de önemli görevler üstlenen Molotov’un da satır aralarında itiraf ettiği üzere (Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağ Kolu İle Yapılan 140 Görüşme – Feliks Çuyev) Stalin bir Rus milliyetçisiydi ve giderek bir Rus emperyalistine dönüştü.

Dolayısıyla Stalin’in Komintern’e dair esas ilgisi SSCB’de inşa edilen devlet kapitalisti rejimin dış politikasıyla alakalıydı. Stalin de uluslararası sosyalist hareketi, SSCB’nin geleceği için önemli buluyordu -ama derin bir farklılıkla: ulusal komünist partilerin, bulundukları ülkede SSCB’nin dış politikasını savunan uydu aygıtlara dönüşmesi kaydıyla…

Dolayısıyla Komintern, özellikle halk cepheleri dönemiyle birlikte Stalin için en iyi ihtimalde bir uluslararası diplomasi aparatı olarak önem taşıdı. Bu niteliğini yitirip de tersine dış politikada bir ayak bağına dönüşünce de artık komünist bir Enternasyonal partiye ihtiyaç kalmamış oldu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin Batılı emperyalistlerle müttefik haline geldi. Halk Cephesi tezinin yeni bir uyarlaması, faşizme karşı emperyalist güçlerle demokrasi savaşı şeklinde ortaya çıkmıştı. Bu koşullarda Komintern ve bağlı komünist partilerin faaliyetleri, Stalin’in emperyalist ortaklarını ürkütüyordu.

Amerikan Komünist Partisi, kendilerine yönelik baskı koşullarından şikâyetçi olarak Komintern’den ayrılma talebinde bulunmuştu. Dimitrov’un Nisan 1941 yılında Komintern yöneticilerine aktardıklarına göre Stalin, bu talebi gayet heyecanla karşılamıştı:

Stalin şunları söyledi: … Komintern’den ayrılmak isteyen partiler var. Bu kötü bir şey değil. Tersine, komünist partileri Komünist Enternasyonal’in seksiyonları olarak kalmak yerine tamamen bağımsız partiler yapmak gerekir. Farklı isimler altında –işçi partisi, Marksist parti vs.- ulusal komünist partiler haline gelmelidirler. İsim önemli değil. Önemli olan, kendi halklarına dayanmaları ve kendi özgül görevlerine yoğunlaşmalarıdır… Bugün, her ülkede ulusal görevler önde geliyor. Komünist partilerin uluslararası bir örgütün seksiyonları şeklinde Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ne tabi olmaları bir handikaptır.

Madem uluslararası görevlerin hiç önemi kalmamıştı, bir formaliteye dönüşmüş olan Komintern’i devam ettirmeye de gerek yoktu. Zaten Komintern’in Lenin’den sonra Beşinci Kongresi 1924 yılında, Altıncı Kongresi altı yıl sonra (1930), Yedinci Kongresi ise beş yıl sonra (1935) yapılmıştı. 35’ten sonra hiç kongre yapılmazken, bu üç kongre de aslında formalite tartışmalar ve hiçbir muhalefet olmadan alınan kararlarla geçmişti. Bu yıllar, dünya çapında devrimci hareket için kritik dönemeçler ve görevlerle doluyken, Komintern Yürütme Komitesi, kongre yapmaya lüzum duymaksızın Stalin’in kafasına estiği gibi politika değiştiriyor ve yeni politikaları uyguluyordu.

Bu durumda, Komintern’in kepenklerini indirmek için bile kongre yapma ihtiyacı duymadılar. YK’nin Mayıs 1943’te Pravda gazetesinde yayınlanan bir açıklamasıyla Komintern’in dağıtılması kararı duyuruldu. Ne hikmetse, kongre toplanıp tartışma yapmaksızın fikirleri sorulan bütün ulusal partiler, Komintern’in dağıtılması önerisine oybirliğiyle destek vermişti! İşte Komintern YK açıklamasından bazı inciler:

İşçi hareketinin yeniden doğuşunun başlangıç döneminin gereksinimlerine uygun düşen bu biçim, farklı ülkelerde işçi hareketlerinin gelişmesi ve görevlerinin karmaşıklaşmasıyla gittikçe aşılmakta, hatta ulusal işçi partilerinin daha fazla güçlenmesinin önünde bir engel haline gelmektedir.
Marksizm-Leninizmin kurucularının öğretilerini kılavuz alan komünistler hiçbir zaman eskimiş örgütlenme biçimlerinin korunmasının savunucusu olmamıştır.

Nereden Nereye!

Dünya devrimi yolunda kararlı bir yürüyüşün komuta merkezi olarak 1919’da kurulan Komintern’in başarılı olup olmaması, iktidarı ele geçirmiş olan Rus proletaryasının kaderini belirleyecekti. Devrim dünyaya yayılamazsa, Rusya’da da tutunamayacaktı – dönemin bütün Bolşevik liderlerinin hemfikir olduğu bir konuydu.

Ancak Rusya’daki iktidar savaşının gidişatı, Komintern’in kaderine dönüştü. Dünya devrimi hedefi ilk yıllarda başarıya ulaşamamıştı. Rusya’da yalıtılan devrimci proletarya, fiziki imha koşullarıyla da beraber iktidarı çok uzun süre elinde tutamadı. Parti ve devletin başına çöken bürokrasi, Lenin’in ölümü ve Troçki’nin yalıtılması gibi bir dizi özel koşulu da kullanarak iktidarı proletaryanın elinden gasp etti.

Troçki, uzunca bir süre SSCB’de iktidara gelen bürokrasinin ayrı bir sınıf olmadığını, yapının hâlâ bozulmuş da olsa bir işçi devleti niteliği taşıdığını, burjuvazinin tekrar iktidara gelebilmek için bütün mevcut yapıyı parçalaması gerektiğini ve tersine proletaryanın tekrar iktidarı kontrolüne alması için sadece politik bir devrimin yeterli olacağını düşündü. Aslında Troçki’nin bu umudu, devrimin dünyaya yayılması sürecinin tekrar başlamasıyla beraber Rusya’da proletaryanın iktidarı bürokrasiden kolaylıkla geri alabileceği düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Ne var ki Rusya’daki dönüşümün niteliksel boyutları, Komintern’in dünya devrimi hedefinin önüne duvar örülmesine imkân verecek ölçüde derindi. Bürokrasi, toplumsal artığı emekçi kitlelerden çekip alan yeni bir sınıf olarak kendisini örgütlemeyi ve iktidarı da kendi çıkarları ile uyumlu hale getirmeyi başarmıştı. Stalinizm Komintern’i ele geçirmeye başlamasından itibaren geçen on yıllık süreçte, pek çok yerde devrimci olanakların önüne duvar ördü.

Troçki’nin Komintern’i bütünüyle mahkûm ederek Dördüncü Enternasyonal için çağrı yapması, Alman yenilgisi ve yenilginin ardından gelen vurdumduymazlık sonucunda oldu. Troçki, Komintern’in ulusal partilerinde, belirleyici an geldiğinde Stalinist saçmalıklara karşı çıkabilecek unsurların olduğunu düşünüyordu. Ne var ki atılmış ya da yalıtılmış olan Troçkistler dışında Komintern’de ağzını açıp tek laf söyleyecek kimse kalmamıştı. Alman faciası Troçki’ye, Stalin’in elinde Komintern’in devrimcileri açısından bütünüyle işlevsiz hale geldiğini göstermiş oldu.

Komintern’in Mirası: Troçki’den Bugüne

Stalin’in iktidarı ele geçirmesinden sonra Troçki, önce SSCB içinde Sol Muhalefet olarak, ardından bütün Komintern’de Uluslararası Sol Muhalefet olarak devrimci Marksistlerle birlikte mücadele etmişti. Ancak bütün bu süreç boyunca Troçkistler -ve bu arada her türden muhalif- Komintern ve üye partilerden ihraç ve infaz edilmişti. Nihayet 1935 yılında Troçki Dördüncü Enternasyonal’in kurulması için ilk çağrısını yaptı.
Dördüncü Enternasyonal, 1938’de gerçekleşen Komintern’in kuruluşundan daha da mütevazı bir kongre ile ilan edildi. Onun programı haline gelecek olan Geçiş Programı, asgari talepler etrafındaki mücadele ile sosyalist devrimi içeren azami programın birliğini ve proletaryanın uluslararası devrimci öncüsünün yaratılmasını hedefliyordu.

Devrimci Komintern’in imhası ve Stalinist Komintern’in iflasından sonra Dördüncü Enternasyonal, Marksizmin uluslararası devrimci programını savunma noktasında tarihsel bir sorumluluk üstlendi. Dördüncü Enternasyonal’in Troçki’nin hayatta olduğu dönem boyunca bu görevi başarıyla yerine getirdiğini söylemek, tek bir şüpheye düşmeden mümkün. Zira devrimci Marksist programın dünya çapında tekrar yayılması ve 21. yüzyıla aktarılması, Troçki öncülüğündeki Dördüncü Enternasyonal’in başarısıdır.

Ne var ki Dördüncü Enternasyonal’in fiziksel kapasitesi, kendi tarihsel görev ve iddiaları karşısında yetersizdi. Troçki bunun farkında değil miydi? Kuşkusuz farkındaydı. Fakat 1919 yılında Lenin ile birlikte yapmış oldukları gibi bu görev ve iddia yolunda dövüşmeye başlamak zorundaydı.

Komintern’in kurulduğu dönem, devrimci kabarış dönemiydi. Bütün dünya grevlerle, ayaklanmalarla ve sovyet hareketiyle çalkalanıyordu. Bu nedenle Komintern’in kısa sürede dünya proletaryasının en canlı unsurlarını -milyonlar halinde- biraraya getirmesi mümkün olmuştu. Ancak Dördüncü Enternasyonal, uluslararası bir geri çekilme döneminde tarih sahnesine adım atmak zorunda kalmıştı. Proletarya bir yandan kapitalist emperyalizmin, diğer yandan Stalinizmin saldırıları altındaydı.

Nitekim Troçki’nin 1940’taki ölümüyle birlikte Dördüncü Enternasyonal’i sırtlamak zorunda kalan yeni liderler bu görevin üstesinden başarıyla gelemedi. Çeşitli zaman ve yerlerde, önemli başarılara imza atmış çokça isimden ya da isimsiz kahramandan bahsetmek mümkün elbette. Ancak dünya çapında proletaryanın devrimci önderliğini yaratma konusunda, yeni liderliğin soluğu yetmedi.

Birinci Enternasyonal, proleter devriminin kızıl bayrağını ilk kez açmış, İkinci Enternasyonal o bayrağı yukarı kaldırmıştı. Üçüncü, Komünist Enternasyonal kızıl bayrağı düşmanın tam göğsünü hedef alarak fırlattı. Dördüncü Enternasyonal ise bayrağı yere düşmekten kurtardı ve bizim çağımıza ulaştırdı.

Şimdi sıra bizde.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı