/ Çeviri / İtalya: Pandemi, Kriz ve AB – Italo Ferrini

İtalya: Pandemi, Kriz ve AB – Italo Ferrini

on 27 Nisan 2020 - 10:45 Kategori: Çeviri, Dünyadan

89’dan sonra İtalya’yı yöneten merkez sol / sağ hükümetler, Avrupa’nın en büyük özelleştirmesinden sorumluydu ve İtalyan refah sisteminin temellerini yok ettiler. Bunlara ek olarak, 2011 krizi, Mario Monti veya Matteo Renzi gibi isimlerce uygulamaya konan sert bir Avrupa kemer sıkma politikasını beraberinde getirdi. Monti’nin teknokrat hükümeti, emekçilerin fakirleşmesi, orta-küçük sermayenin bozulması ve emeklilik sisteminin baştan aşağı değişmesi (emekli işçilerin pek çoğunun maaşı kesildi, emeklilik yaşı 67’ye yükseltildi) ile sonuçlanan inanılmaz derecede acımasız kesintilerle İtalya’yı resesyona sürükleyen bir hükümetti. İkincisi, Demokrat Parti’den Matteo Renzi ise işçi haklarının elde kalan mirasına karşı bir haçlı seferi düzenledi: 60’ların ve 70’lerin fiili mücadeleleriyle elde edilen son hakları da tamamen yok ederek işçileri patronların insafına teslim etti.  Borç ödemesi, ekonomik istikrar ve modernleşme adına yapılan tüm bu düzenlemelerin sonuçları bugün kendisini gösteriyor.

Virüs İtalya’yı vurduğunda; bu salgını kaldırabilmesi için gerekli olan imkanların ve ekipmanların sağlanması için 30 milyar Euro’ya ve 20 bin sağlık personeline ihtiyaç duyan  tam anlamıyla dağılmış bir sağlık hizmeti vardı. Sağlık sistemi bununla başa çıkamadı ve tıbbi ekipman eksikliği ile birlikte enfekte olanlara gerekli ek imkanları ve uygun yardımı sağlayamadı. İşletmeleri tarafından çalışmaya zorlanan işçiler, hükümetten hiçbir yardım görmediler, üretimin tam anlamıyla çökmesinden kaçınmak için  sadece işverenlere ve bağımsız çalışanlar hükümet desteği verildi. Destek ve yardım programlarının ise  böylesine büyük bir zorluk karşısında yetersiz olduğu kanıtlanmıştır. İşyerleri kapatıldığında evlerine gönderilmeyen işçiler, kendilerini salgından korumak için hiçbir önlemin alınmadığı ve  üstelik yerel devlet kurumlarından çok az yardım alabildikleri sağlıksız bir ortamda bulmaya zorlandı. Birçok şirket, mallarının virüse karşı savaşta hayati olduğuna dair sahte sertifika üreterek çalışmaya devam etti ve kontrol eksikliği bu durumu daha da kötüleştirdi. Bu durumla mücadele etmek için ülke çapında kendiliğinden grevler başladı ve Usb sendikası -Unione Sindacale di Base- 26 Mart’ta fabrika ve lojistik çalışanları arasında % 70’lik katılımla gerçekleşen bir genel grev ilan etti.

Sokağa çıkma yasağının kapsamının dışında kalan işyerlerine yardım edilmesi başlı başına bir tartışma konusu haline geldi. Bu tartışma; İtalya’nın çok bölünmüş bir siyasi güce sahip olması, ülkenin 21 bölgeye ayrılmış olması ve her birinin doğrudan merkezi hükümetle rekabet içine girerek kendi kafasına göre hareket etmesinin bir sonucudur. Bu siyasi yapının özellikle kuzey bölgeleri için büyük bir dezavantaj olduğunu kanıtlamıştır. Özellikle İtalyan GSYİH’sının büyük bir bölümünü oluşturan ve yüksek derecede özerklik gösteren Veneto ve Lombardia’da durum çarpıcıdır. Bu bölgelerin valileri, çoğunlukla salgın sürecinde doğru hareket edilmesi için kurulan geçici bilim komitesinin kararlarından çok endüstri ve ticaret lobilerinin çıkarlarına göre hareket etti.  

Bölgesel yönetimler insan hayatını önemsemekten çok patronların çıkarlarını düşünerek hareket ederken şu an Conte Başbakanlığındaki iktidarın halkın çıkarını düşündüğü sanılmasın. Aksine, İtalya’nın en büyük patron örgütü olan Confindustria’nın tek bir işaretiyle patronların karlarına zeval gelmemesi için virüsün etkilediği alanların kırmızı bölge ilan edilmesinden geri adım attı. Bu nedenle merkezi yönetim, bulaşıcılığın azaltılması için gerekli olan ilk güçlü tepkinin verilmemesi konusunda bölgesel yönetimlerin suç ortağıdır. Başbakan şu an 4 Mayıs’ta ilk yavaş ve temkinli olarak sokağa çıkma yasağının kaldırılması sürecini desteklemek konusunda daha ihtiyatlı bir pozisyondayken, Lombardia  (İtalyan GSYİH’sının% 21’inden fazlasını oluşturan bölge) ve  Fontana gibi bölgelerin valileri, bu bölgelerin  virüsten en çok etkilenen yerlerin başında gelmesine rağmen,  üretimin büyük kayıp yaşaması nediyle tedbirlerin erkenden kaldırılması için bastırıyorlar. Patronların mağduriyetleri üzerine kafa yorma fikri pek hoş olmasa da, hiç kimse tüm bölge ekonomilerinin yerle bir edildiğini görmek istemediğinden, İtalya aslında hem işçilerin hem de özellikle küçük işverenlerin çok ihtiyaç duyulan ekonomik yardım talepleri nasıl karşılanacağı sorunuyla karşı karşıya kaldı. Ülke ekonomik egemenliği, kurulduğundan bu yana ekonomik paketleri dayatan Eurogroup ve Avrupa Komisyonu’nun elinde yer almaktadır. Bu durum herhangi bir ufacık “ilerici” reform için bile tamamen ölümcül olduğunu kanıtladı: bu yapıya göre, bu tür reform adımları İtalya’nın zaten oldukça zayıf olan mali durumunu bitirecektir ve bunun olmaması için de Avrupa bütçe kuralları işlemektedir.

Bu durumda Başbakan Conte’nin neden inanılmaz derecede yüksek bir kamu borcu karşısında kırılgan bir pozisyonda olduğu anlaşılabilir. Avrupa ülkeleri ve kurumları, siyasi isteksizlikleri ve bu durumu değiştirebilecek sağlam bir işçi sınıfı örgütlülüğünün yokluğu nedenleriyle Avrupa anlaşmalarında yazılı olan acımasız kurallarını gevşetmek ve burjuvazinin zenginliğinden kaynak çekmek istemiyor. Bunun yerine, Başbakanın Avrupa kurumlarına ilettiği talep, EuroBond adı verilen,  daha zayıf ülkelerin ekonomik eksikliklerini finanse edebilecek nitelikte ve düşük faiz oranına sahip Avrupa borç tahvilleri çıkartılması idi.

Bu seçenek, Almanya ve kuzey, Hollanda, Avusturya vb ülkeler tarafından reddedildi ve bunun yerine, Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) üzerinde anlaşılması önerildi. ESM, tahvil çıkararak para çeken ve sonra bu ödünç alınan parayı ihtiyaç sahibi devlete ödünç veren bir borç mekanizmasıdır. Tabii söylemeye gerek bile yok: Bu finansmanın kullanılabilmesi için ESM’nin liberalleşmeyi, bütçe kesintilerini vb. içeren taleplerine uyulması gerekiyor. Yani zaten İtalya’yı bu felaketin eşiğine getiren politikalara uyulacağının teminatının verilmesi isteniyor. 

Bu durumun nasıl sona ereceği öngörülebilir. Nihayetinde Conte en işe yarayacak önerilerinden vazgeçecek; AB ve Almanya’nın taleplerine uyacak çünkü elinde hiçbir koz yok ve ufukta Avrupa ülkeleri politikalarında değişiklik görünmüyor. Yine de, Avrupa Birliği’nin katı kurucu anlaşmaları tarafından ortaya konan engeller, sadece basit bir zarardan fazlasıdır. Avrupa Birliği’nin doğası böyledir ve 10 yıldır bitmek bilmeyen kriz ve kemer sıkmadan sonra bile bu eğilim değişmeyecekti. Conte kabul ederse, ESM’nin sonuçlarının ne olacağı zaten şimdiden çok açık görünmektedir: Şüphesi olanlar Yunanlılara sorsun.

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı