/ Gökçe Şentürk / İstanbul Sözleşmesi’nden Sonra Kadın Mücadelesi – Gökçe Şentürk

İstanbul Sözleşmesi’nden Sonra Kadın Mücadelesi – Gökçe Şentürk

on 13 Temmuz 2021 - 08:36 Kategori: Gökçe Şentürk, Gündem, Kadın
Facebooktwitterlinkedin

Türkiye 1 Temmuz itibariyle resmi olarak 2011’de imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. Aynı gün 20’den fazla şehirde binlerce kadın sokaklardaydı. İstanbul Taksim’de sokakların bariyerlerle kapatıldığı yoğun polis ablukasına karşı kadınlar barikatları zorladı, polis geri çekilmek zorunda kaldı. Uzun zamandır toplumsal bir eylem karşısında polisin geri çekilmek zorunda kaldığı bir görüntü verilmemişti. Oysa aynı yerde birkaç gün önce Onur Yürüyüşü’nü engellemek üzere eylemci olmayan yurttaşların ve gazetecilerin de dahil edildiği “ağzını açanı alın” zorbalığı gündem olmuştu.

AKP toplumsal tabanı ekonomik kriz nedeniyle eridikçe muhafazakar mahallelerde emekçilere yoksulluğu unutturacak kutuplaştırıcı hamlelere her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyor. Neoliberal birikimin azgın piyasa kurallarının devreye sokulması ve devletin kamusal hizmetlerin arzından çekilmesiyle devreye giren tarikatlar, cemaatler yoksul mahallelerdeki sınıf öfkesini muhtaçlık ve tabiyet ilişkisine çevirmek için başat roller üstlendi. Bunun temelinde de muhafazakar aile yapısı ve bu ailede köleleştirilen kadın duruyor. İşte o yüzden kadınların okuması, çalışması, toplumsal hayatın içinde var olması, eşitlik mücadelesi vermesi bu çete-yağma düzeni için temelden tehlike oluşturuyor.

AKP sıkıştıkça ezilenleri hedef gösterirken emekçiler ve ezilenler arasında yarattığı ayrımla iktidara tutunmaya çalışıyor. İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi bunun önemli bir örneği oldu. En vahşi ve kan donduran örnekleriyle artan kadın cinayetleri toplumun her kesiminden, muhafazakar-laik, başı açık-kapalı, ses çıkmasına neden oluyor, vicdanlara dokunuyor. Yani AKP kadın düşmanlığını “din-diyanet-ahlak elden gidiyor” mavalına bağlayıp “örf-adetlerimize uygun yeni düzenlemeler” getireceğini söylese de muhafazakar mahallelerde ve hatta AKP’nin kendi içinde de kadın cinayetlerine karşı artan bir hassassiyet olduğunu biliyoruz. Bu noktada özellikle son dönemde İstanbul Sözleşmesi üzerinden ele alarak kadın hareketinin ideolojik yaklaşımlarına da bakmakta fayda var.

Dünyada ve Türkiye’de yükselen bir kadın hareketi var. Özellikle okumuş orta sınıf, genç üniversiteli, çalışan kadınların kendilerine dayatılan kalıplara sığmak istemediği bir görüntü mevcut. Aynı zamanda yukarıda bahsettiğimiz gibi geniş kesimlerde şiddet ve cinayetler karşısında bir ses yükseliyor. Yani aslında kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesi anlamında toplumsal potansiyel çok yüksek ama bu potansiyel ne kadar değerlendiriliyor sorusu önem arz ediyor.

Türkiye’de emekçilerin ve ezilenlerin hak arama mücadelelerinin, hukukun ve demokratik yöntemlerin böylesine tahakküm altına alındığı bir dönemde, salgın koşullarında artan yoksulluk ve şiddete rağmen kadınların sokaklardan çekilmemesi önemli bir başarıdır. Ama bir toplumsal hareketin başarısının tek ölçütü de değildir. Neden mi?

Çünkü bir toplumda kadınların nasıl koşullar altında yaşadığı o toplumda bütün emekçi kesimlerin de hangi koşullarda yaşadığının aynasıdır. Yani kadınların katledildiği, çalışma hayatından dışlandığı bir toplumda bütün emekçiler, gençler ve ezilenler açısından da durum vahimdir; sendikasızlık, yoğun sömürü, işsizlik, artan milliyetçilik… uzar gider. Öyleyse bir toplumsal hareketin ilerleyebileceği taleplere sahip olması ve taleplerine uygun dost ve düşmanlar seçmesi gerekir.

Ne yazık ki şu biçimiyle kadın hareketinin özellikle bugün düzenle derdi olmayan şiddeti kadın-erkek, laik-yobaz karşıtlığına indirgeyen bir söylemi var. Diğer yandan da kadının tarihsel olarak ezilmesine neden olan üretim ilişkilerinden yani bugünkü kapitalist sömürü çarkından çıkarı olan zengin sınıfların bazı üyeleri, laiklik hassasiyeti ve şiddet karşıtlığı ile “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” maskesi takıyor. Ama aslında maskenin altında kadınları bedava işgücü olarak ailede ev içi işlere ve çocuk bakımına hapseden düzenin efendileri onlar. Yani görüntü ve gerçeklik farklı. Bu gerçeklik de hem AKP’ye hem sisteme vuran talepler etrafında örgütlenen, güçlenen, geniş emekçi kesimlerle ortaklaşılan taleplerle ortaya çıkar. Ne mi onlar?

  • Her işyeri ve mahalleye ücretsiz kreş hakkı; birçok kadın çocuğunu kreşe gönderecek para olmadığı için işten ayrılıp evde çocuk bakımını yükleniyor. Kreş hakkı kadınların ve emekçilerin mücadelede yan yana geleceği kadın sorununun sınıf karakterini de gösteren temel taleplerden. Mor maskeyle açıklamalar yapan patronların hangisi kadın işçilerine kreş hakkı tanıyor? Oysa eve kapanan ve ekonomik güvenceden yoksun pek çok kadın ve çocuk şiddete tahammül etmek zorunda kalıyor.
  • Eşit işe Eşit Ücret; Dünyanın her yerinde sömürü ve kadının ezilmesinin aynı bataklıktan beslendiğini gösteren temel taleplerden.
  • Kadınlara istihdamda öncelik sağlanması; Özellikle muhafazakar mahallelerde eve kapatılan kadınların toplumsal hayatın içinde özne olmasını sağlayacak önemli bir talep daha.

Daha pek çok talep sıralanabilir. Vurguladığımız nokta şu; sadece “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” demek yetmez. Kadınların örgütlü ve politize olduğu, toplumun geniş emekçi kesimleri ile birleşebileceği talepler etrafında kampanyalar yapmak ve güçlenmek gerekiyor. Sadece şiddete odaklanan bir hareket birtakım tehlikeler de barındırıyor. Yasal düzenlemeler elbette önemli ama yanına  kadının toplumsal konumunu ilerletecek, kendi olumlu gündemlerini yaratan bir içerik de eklenmeli. Ana söylem yalnızca sözleşme olduğunda sözleşmenin feshedilmesi umutsuzluk da yaratabilir.

Kadına şiddeti, kadının ezilmesini ortaya çıkaran nedenleri görünür kılmak gerekiyor. Aynı zamanda böyle bir hareket emekçiler ve kadınları aynı safta birleştirecek, muhafazakar yoksul mahallerde yaşayan kadınları da kapsayacak ve en önemlisi de kadına şiddeti önlemek için erkek emekçilerin de dönüşüme uğrayabileceği bir zemin yaratacaktır. Toplumun değişmesini hedeflemeden kadının özgürleşme mücadelesinde başarı kazanılamaz. İşte tam da bu yüzden emekçilerin ve kadınların bu mücadelede çıkarları ortaktır. Bundan sonrası için “Mücadele Yaşatır” şiarını somut taleplerle birleştirmek görevi önümüzde duruyor.

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı