/ Devrimci Perspektif / İktidarsız Demokratizm, Lenin ve Emperyalizm Teorisi – Güneş Gümüş

İktidarsız Demokratizm, Lenin ve Emperyalizm Teorisi – Güneş Gümüş

on 8 Temmuz 2020 - 06:21 Kategori: Devrimci Perspektif, Güneş Gümüş, Polemik

Geçtiğimiz günlerde sol.org.tr’de Serdal Bahçe’nin emperyalizm üzerine bir yazısı yayımlandı. “Sürekli Emperyalizm” başlığı
taşıyan iki bölümlük yazının bizi asıl ilgilendiren bölümü, Lenin ve kuşağının emperyalizm teorilerindeki yanlışlarının sol üzerinde
iktidarsız bir demokratizm etkisi yaptığı iddiasıdır. Ancak okur, söz konusu yazıda, Lenin’lerin teorisinde hatalı olanın ne olduğuna dair doyurucu bir tartışma bulamayacaktır. 

Yazının altını dolduramadığı hareket noktası, “emperyalist eğilimi kapitalizmin tarihinde belirli milada ve döneme bağlamak”la Hilferding, Rosa, Lenin ve Buharin’in hata yaptığı iddiasına dayanıyor. Bahçe’nin saydığı isimlerin emperyalizm teorileri (Hilferding’in merkezi rolüne işaret edelim) klasik Marksist emperyalizm teorileri olarak geçer ve bunlar emperyalizmin “kapitalizmin tekelci aşaması” (Lenin, 2003: 90) olduğunda ortaklaşır. Buna göre emperyalizm dönemi, kapitalizmin tarihinde yeni bir aşamaya tekabül etmekte ve tekelci aşamadan geriye dönüşün koşulları bulunmamaktadır. “Tekel, bu, ‘kapitalizmin gelişmesinin en yeni aşamasının’ sonsözüdür” (Lenin, 2003. 32) “Bugün tekeller, gelişmeyi frenlemeye başlamış olsalar da, bu durum, tekelleri yarattıktan sonra, olanaksızlaşan serbest rekabet lehine bir kanıt olarak kullanılamaz” (Lenin, 2003: 115).

Bahçe ise “kapitalizm her zaman emperyalist”ti der ve geçer, yazısında iddiasını açıklamaya dahi kalkışmaz. Ama büyük büyük iddialara, spekülasyonlara ve nihayetinde çarpıtmalara girişmekten geri kalmaz. Mesela Lenin ve klasik emperyalizm teorilerinin emperyalizmi tekelci kapitalizm olarak tarifleyerek “emperyalist olmayan”, “tekelci olmayan”, “rekabetçi” bir kapitalizme geri dönüş yanılsamasını beslediği iddiasında bulunur: “Sosyalistler ve devrimciler azgelişmiş kapitalist ülkelerde emperyalizme karşı emperyalist olmayan ulusal bir kapitalizm, emperyalist ülkelerde ise tekellere karşı tekelci olmayan, rekabetçi kapitalizm için çırpınıp durdular. Ne yazık ki her iki coğrafyada da bu sapma eninde sonunda iktidarsız bir demokratizme kapıyı araladı.”

Lenin ve Rosa’ların “rekabetçi aşamadaki kapitalizmi” ve ona dönüş imkanlarını kesin bir şekilde yadsıdığı gerçeği ortada duruyorken bu iddialara girişmek insana pes dedirtiyor.  

Sözümüzü özet olarak başta söyleyerek tartışmayı genişletelim: Emperyalizmin yanlış kavranışının sol üzerinde yıkıcı politik etkileri olduğu muhakkak ama Bahçe’nin iddiaları kafaları billurlaştırmak yerine daha da karıştırmaya neden olacaktır. Serdal Bahçe dünya solunda şikayet ettiği “iktidarsız bir demokratizm” eğilimine bir sorumlu arıyorsa bunu Lenin ve Rosa’ların emperyalizm teorisinde değil, sınıf mücadelesinin gerçek tarihsel deneyimlerine ve bunların teorize edilişinde aramalıdır. 

Demokratizmi salt sivil toplumculuk, baskı grupları ve kısmi mücadelelerin şampiyonluğunu yapan bir çeşit sol liberalizm olarak okuyamayız. Demokratizm burjuva sisteme adaptasyonun en geniş biçimlerini kapsar. Sınıf mücadelesinin tarihi, devrimle işçi iktidarını kurma (iktidarlılık) ya da burjuva demokrasisine payanda olma (demokratizm) seçeneklerinden ikincisinin tercih edildiği ve bu kötü tercihlerin teorik kılıflarının hazırlandığı çok kritik deneyimlerle doludur. Bu bağlamda iktidarsız demokratizmin köklerini incelerken somut tarihsel deneyimler ve bunların teorik haklılaştırılmasından yola çıkmak yerine saçma sapan biçimde faturayı Lenin’in emperyalizm teorisine çıkarmaya çalışmak, gerçek meselelerden kaçmak ve akademik alışkanlıklar gereği yeni ve farklı birşeyler söyleyerek dikkat çekme çabası okunabilir.    

Eurokomünizme Varana Kadar…

Serdal Bahçe gelişmiş kapitalist ülkelerde solun reformistleşmesinin faturasını Lenin’e keserek başlıyor eleştirilerine: 

Emperyalist kapitalizmi dönemselleştirmek, emperyalist olmayan bir kapitalizmi kuramsal ve siyasal olarak olanaklı kıldı. Yani sokak diliyle emperyalist olmayan şirin ve katlanılabilir bir kapitalizmi ima etti. Aslında darbenin mimarı büyük ustalar pek tabi ki acil siyasal gerekler karşısında herhalde bunu düşünmediler ancak sulu sepken bir patikada yürüyen Avrososyalizm ve Avrokomünizm için reformist ve uyumcu bir hattı bilmeden de olsa desteklemiş oldular.

Daha önceleri Kemal Okuyan, Lenin’in ulusların kendi kaderini tayin hakkı devrimci stratejisini Wilson prensibi diye aşağılamaya çalıştığı için Lenin’den Eurokomünizme yol döşendiğinin söylenmesi bizi hayretler içinde pek bırakmadı. İddianın saçmalığı bir yana 1920’lerin ikinci yarısından Eurokomünizme varana kadar berbat bir sürü deneyimde burjuva demokrasisine uyarlanma (iktidarsız demokratizm) söz konusuyken fatura nasıl olur da Lenin’e ve Rosa’nın teorik hatalarına kesilir! Bu arada “hata” deniyor da bunun açıklaması falan da yok. Dahası üst perdeden yapılan kibirli ifadelere katlanmak kolay değil: “Politik bir mevzi savaşının ortasında darbenin mimarları işin gerçeği çok da düşünmediler (örneğin Lenin’in çok etkili olan Emperyalizm eseri aslında çabucak yazılan bir broşürdü)”. Lenin ve Rosa düşünmemiş; sağolsun Serdal Bahçe uzun uzun düşünmüş! Üstüne bir de Lenin’den soldaki “iktidarsız bir demokratizm”e götüren bir yol açmış! Keyfiyete bakın: Kocaman bir iddia at ortaya, altını doldurmaya çalışma bile, sonra buradan sonuçlara ulaş… Kısacası kendin çal kendin oyna. Böylelikle sorunun gerçek kökleri karanlıkta kalsın. 

Gerçekteyse Lenin’in emperyalizm teorisinden “emperyalist olmayan bir kapitalizm” arayışı için bir ilham çıkmaz. Tersine Lenin’in emperyalizm çalışması, barışçı bir “ultra-emperyalizm” teorisi ortaya atan Kautsky ile polemik içindedir. Mesela, serbest rekabetçi bir kapitalizm derdindeki Kautsky’e cevap verirken Hilferding’in şu sözlerini alıntılar ve reformizme yönelik sert sözleriyle kendi tavrını da belirtir:

“Daha ilerlemiş bulunan kapitalist politikanın karşısına, günü geçmiş serbest ticaret döneminin politikasını ya da devlet düşmanlığını çıkarmak, proletaryanın işi değildir.” diye yazıyor Hilferding, “Emperyalizme, mali-sermayenin ekonomik politikasına proletaryanın vereceği karşılık, serbest ticaret değil, sosyalizm olabilir. Proleter siyasetin amacı, bugün gerici bir ülkü haline gelmiş bulunan serbest rekabet düzenini yeniden kurmak değil, kapitalizmin yokedilmesi yoluyla rekabetin tamamıyla ortadan kaldırılmasıdır.”

Kautsky, mali-sermaye çağı için, “gerici bir ülküyü”, “barışçı demokrasi”yi, “salt ekonomik öğelerin işleyişini” savunduğundan ötürü marksizmden kopmuştur Çünkü, nesnel olarak, bizi tekelcilikten tekelci-olmayan bir kapitalizme geriye doğru çeken bu ülkü, reformist bir düzenbazlıktır (Lenin, 2003: 114).

Klasik Marksist emperyalizm teorilerinden rekabetçi bir kapitalizm savunusuna bir yol çizmenin mümkün olmadığını ortaya koyduktan sonra Bahçe’ye “iktidarsız bir demokratizm”in sorumlulularını biz tarif edelim. Eurokomünizm ya da Gorbaçov, bunlar olsa olsa uzun bir öykünün sonuç bölümüdür. Peki bu öykünün giriş ve gelişme bölümleri nerede? İktidarsız demokratizm, kapitalist toplumun ölümcül krizi karşısında sosyalist bir devrimi örgütlemek yerine burjuva demokrasisine yedeklenmek ve nihayetinde sistemin sol payandası haline gelmektir. Avrupalı komünist partiler Eurokomünizmin tatlı sularına yelken açmadan çok evvel (burjuva) demokratizmin dibini boylamıştı. İspanya Komünist Partisi’nin (PCE), İspanya İç Savaşı’ndaki; İtalyan, Yunanistan ve Fransız Komünist Partileri’nin İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında (SSCB’den gelen talimatlarla) oynadığı rollere bakmak yeterli. Tam da devrimci bir dönemde iktidarı almak yerine burjuva demokrasisinin bu partilerce nasıl ayağa kaldırıldığını göreceksiniz. Yani Eurokomünizm kötü de öncesi çok mu iyi! Eurokomünizmin gökten zembille inmedi, tıpkı Gorbaçov gibi… Bunların bir evveliyatı vardır ve Stalinist KP’lerin vardıkları bu duraklar kendi gelişim seyirlerinin mantıksal sonucudur. Gorbaçov ya da Yeltsin haindi de SBKP Politbürosu’nun diğer üyeleri Haydar Aliyev, Eduard Şevardnadze, Nursultan Nazarbayev, Sapar Murad Niyazov (Türkmenbaşı) çok mu komünistti! İşin aslını Troçki ta 30’larda vurgulamıştı: “Stalinci bürokrasi er ya da geç Sovyetler Birliği’ni yıkacaktır.”

Bir de KP’lerin hata ve yanlışlarından Stalin ya da SSCB sorumlu tutulamaz diyenler var ki bu kişiler ciddiye alınmayı hak etmiyor. Sovyetler Birliği tarihini birazcık bilen birisi dünyadaki tüm KP’lerin Moskova’nın direktiflerinin dışında bir hareket şansı olmadığını gayet iyi bilir. 

Şimdi iktidarsız demokratizmin mesuliyetinde Lenin’e pay çıkarmayı nasıl yorumlamak gerekir? Dikkat çekme çabası mı, yoksa Stalinist mirası kollama çabası mı?

Eurokomünizme ve Gorbaçov’a varan iktidarsız demokratizmin teorik temellerine baktığımızda gerçekte karşımıza ne çıkar? Ciddi tavır Lenin’in emperyalizm teorisiyle uğraşmak yerine Eurokomünizm ve Gorbaçovlara varılmasında aşağıdaki teorik düzlemlerle hesaplaşmayı gerektirir.  

  • Tek Ülkede Sosyalizm Teorisi
  • Yurtseverlik
  • Barış İçinde Birlikte Yaşam Teorisi (Emperyalizmle)
  • Aşamalı Devrim Teorisi
  • Halk Cephesi İttifakları

Devrimleri sabote eden, burjuva demokrasilerini kurtaran Stalinci SBKP çizgisinin teorik kılıfları bunlar olmuştur. Lenin’in emperyalizm teorisinin serbest rekabetçi kapitalizme geri dönüş beklentisine kapı araladığı gibi saçmalıklar yerine çeşitli ülkelerdeki devrimci durumlarda KP’lerin hangi politikaları hangi teorik gerekçelendirmelerle uyguladığına bakmak gerekir.  

Örneğin TKP 1930’larda Kemalizme yedeklenirken referans kaynağı halk cephesi taktiğidir. Ya da 1970’lerde TKP’nin ana sloganı olan “İleri Demokratik Bir Düzen” sloganı demokratizmin saf bir örneği değil de nedir. Ya da bugünün TKP’sinin sistemle çatışmaktan fellik fellik kaçması ve Türk bayraklarıyla milli bayramların ulusal ortaklığına katılması burjuva düzene adaptasyonun ta kendisi değil midir? Bunlar için de mi Lenin’in emperyalizm teorisini suçlayacağız!

Demokratizmin tarih boyunca sol içinden üç kaynağını tespit etmek gerekir. İlki tartışmasız şekilde Bernstein ve Kautsky ekolünün başlattığı revizyonizm ve reformizmdir. İkinci kaynak yurtseverlikle, halk cephesi politikalarıyla, aşamalı devrim anlayışıyla, barış içinde birarada yaşama tezleriyle komünist partilerin Eurokomünizme doğru gidişinin  zeminini hazırlayan Stalinizmdir. Üçüncüsü ise (bugünkü en etkili etken) asıl etkili olan 1968’un umutsuz sol entellektüellerinin postmodernizmidir. Soldaki iktidarsız demokratizme bir sorumlu aranacaksa bakılacak asıl kaynaklar bunlardır; Lenin değil. Lenin, Troçki, Rosa gibi isimler reformist sol ve genel olarak burjuva düzenin gözünde asla uzlaşamayacakları fanatiklerdi. Batı solunda reformist eğilimler, ortaya çıkmak için devrimci Marksizmin teorik malzemesine hiç de ihtiyaç duymaz.    

Azgelişmiş Ülkelerin Solu

Serdal Bahçe, azgelişmiş ülkelerdeki solun mücadele çizgisinin sosyalist devrimcilikten ulusal kalkınmacı bir model savunusuna kayışının sorumluluğunu da Lenin’de aramaktadır:

Ne zaman ki tarihlerinin olmadığına inanılan sömürge halkları ulusal kurtuluş savaşları vermeye başladılar, işte o zaman bu eksiklik kendisini başka bir sapma içinde yeniden üretti. II. Dünya Savaşı sonrası Ulusal Kurtuluş Savaşları ile birlikte gelen bağımsızlık sürecinde anti-emperyalizm ile anti-kapitalizm arasındaki zorunlu ilişki yok sayıldı. Böylece anti-kapitalist olmayan anti-emperyalist bir mücadele hattı olası göründü. Bu sapma eninde sonunda bir garip siyasal stratejiye götürdü. Üçüncü yol, kapitalist olmayan kalkınma, milli demokratik devrim türünden tezler azgelişmiş kapitalist dünyada devrimcilerin ve sosyalistlerin kaçınılmaz yazgısı gibi görünmeye başladı. Böylece sosyalizm bir nihai hedef olarak sürekli ileriye, belirsiz bir tarihe atıldı. Bu türden bir patikayı tutturan Jakoben ulusalcı devrimci hareketlerin iktidara geldiği ülkelerde sonuç hüsran oldu.

Bahçe’nin ortaya koyduğu keyfi ve temelsiz önermeler yerine yine gerçekte ne olduğuna bakalım. Az gelişmiş ülkelerdeki solun ulusal kalkınmacı milliyetçi burjuva bir rotaya girmesinin sorumluluğu, Lenin’in ölümünden sonra “Menşevik aşamalı devrim anlayışı”na dönüş yapan ve üçüncü dünya devrimcileri için bu çizgiyi tek geçerli ilke haline getiren Stalin’den başkasında değildir. Mustafa Suphiler 1920’ler Türkiyesi’nde cihan komünizmi savunusu yaparken 1924 sonrasında Stalin’in direktifleriyle azgelişmiş ülkelerde sosyalist devrim stratejisi bir kenara kaldırılacak; demokratik devrim yolunda burjuva güçler müttefik ilan edilecektir. Moskova direktiflerinden bağımsız davranma kapasitesi olmayan komünist partilerin içine sokulduğu sınıf işbirliğinin bedeli çoğu zaman katliamlar olacaktı. Dünya tarihinden örneklerle kitaplar doldurulur. Kastro’nun da Stalin yaşasaydı 1959’da devrime izin vermezdi deyişini bir kenara koyalım. Türkiye’de TKP’nin 1938’deki Dersim Katliamı’na destek verecek kadar Kemalizme yedeklendiğini, 1970’lerdeki en kritik dönemde Ulusal Demokratik Cephe politikası ile düzene payanda olduğunu hatırlatalım. Bütün bunları en iyi yazarın bilmesi gerekir. Yani Lenin’in emperyalizm teorisi üzerinde çok zorlama ve çok hatalı spekülasyonlara başvurmak yerine gerçek tarihsel deneyimlerin ışığında sahici bir tartışma yapmaya kalkışsaymış keşke.  

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı