/ Manşet / Emperyalist Rekabetin Kafkas Cephesi: Karabağ Savaşı’na Tarihsel Bakış – Atilla Aliyev

Emperyalist Rekabetin Kafkas Cephesi: Karabağ Savaşı’na Tarihsel Bakış – Atilla Aliyev

on 22 Kasım 2022 - 15:35 Kategori: Manşet
Facebooktwitterlinkedin

Emekçiler insan hakları ve temel demokratik hakların olmadığı bir ülkede yoğun sömürü koşulları ve yoksulluk içerisinde yaşamaya, gençler işsizlik ve geleceksizlikle boğuşmaya mahkûm edilirken; Aliyev rejimi “zafer” naralarıyla milliyetçiliği ve Ermeni nefretini kışkırtmaktadır. Bu oyunu bozmanın vakti çoktan geldi de geçiyor.

Halkların sınıfsız ve sınırsız bir şekilde, kardeşçe bir arada yaşamasına Kafkasya’da yüzyıllardır özlem duyulmaktadır. Yerel egemenlerin ve emperyalist güçlerin sıcak tutmaya çalıştığı etnik boğazlaşmalar kardeş halkları birbirine kırdırmaktadır. Karabağ, yüzyıllardır bu etnik çatışmaların merkezi haline gelmiş durumda. İki tarafın da emekçi halkı yoksullukla cebelleşirken kışkırtılan milliyetçilik egemenlerin çıkarına hizmet ediyor. Peki, Karabağ’ı emperyalist savaşın Kafkasya cephesi olma durumundan çıkarmak için Azerbaycan devrimcileri nasıl bir tutum izlemelidir?

Ekim Devrimi ve Transkafkasya

Ekim Devrimi’yle birlikte Devrimci Sovyet Hükümeti iktidarı aldığı andan itibaren Çarlık Rusya topraklarındaki tüm uluslara kendi kaderlerini tayin etme hakkı tanındı. Fakat ezilenlerin şöleni olan Ekim Devrimi’nin ilham olduğu Kafkasya’da yaşanan devrimci coşkunun gerçek özgürleşmeye ve bağımsızlaşmaya giden yolu sancılı ve zorlu oldu.

Milliyetçi burjuvazinin temsilcisi olan Müsavat’ın iktidara gelerek bağımsızlığını ilan etmesinden birkaç hafta sonra Osmanlı Ordusu Azerbaycan’a girerek ülkeyi işgal etti. Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nın sonucunda mağlup olan Osmanlı ve Almanya, Transkafkasya üzerindeki egemenliği yerini İngiliz egemenliğine bıraktı. Bu süreçte, karşı-devrimci Beyaz Ordu’nun Kafkasya cephesinden savaş yürütmesi için alan açılmıştı. İç Savaş’ta Kızıl Ordu’nun Beyazlar üzerinde kazanmaya yakın olduğu 1920 Nisan’ında, Kızıl Ordu yabancı askeri birlikleri Azerbaycan’dan kovmuş ve Bakü’yü Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti ilan etmişti. Bakü, Transkafkasya’nın diğer bölgelerine nazaran daha örgütlü bir işçi sınıfına ve sınıf mücadelesi deneyimine sahipti. Petrograd’la birlikte Bakü, Bolşeviklerin 1905 Devrimi’nin yenilgisini izleyen en zor zamanlarında ve gericilik yıllarında bile düşmeyen kalelerden olmuştur. Bakü’nün veya genel olarak Azerbaycan’ın başka bir önemiyse, dünya devriminde bir doğu cephesi açılmasında köprü rolü oynamasıdır. Troçki’nin henüz 1919 yazında dile getirdiği üzere dünya devriminde bir Doğu cephesi açılıp Asya ve Ortadoğu’daki radikalleşmeye ayak uydurulması gerekiyordu. 28 Nisan 1920, devrimin doğuya açılmasıydı. 1 Eylül 1920’de toplanan Büyük Doğu Halkları Kurultayı anti-sömürgeci ve sosyalist hareketlerin Asya içlerinde kazanacağı zaferler dolayısıyla büyük heyecan yaratmıştı. Mustafa Suphi önderliğindeki TKP’nin de kuruluşu Bakü’de olmuştu.

Kesintiye Uğrayan Dünya Devrimi ve Büyük Rus Şovenizmi

Ulusal sorun, sadece etnik, mezhepsel veya kültürel bir sınırlamanın değil; sınıf mücadelelerinin şekillendirdiği bir gerçek olarak da karşımıza çıkıyor. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da durumu bu şekilde ifade etmişti: “Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.” Etnik kimlikler arasındaki karşıtlıklar uzlaşmaz bir karşıtlık olmayıp, uzlaşmaz çelişki olan sınıf çelişkilerinin birer yansıması olarak ortaya çıkarlar. Temel kaynak, yani sınıf çelişkisi ortadan kaldırılınca, sınıfsız bir toplumsal yapı ortaya çıkarsa, sonuç olarak ulusal sorun da çözülmüş olacaktır. Fakat, SSCB sınıfsız bir topluma doğru gitmiyordu. Bürokrasi kendisini bir sınıf olarak egemen kılma yolunda ilerliyordu. Ekim Devrimi’nin mimarları Lenin ve Troçki de bunun farkındaydı ve ömürlerinin sonuna kadar bürokrasinin egemen sınıf şeklinde örgütlenmiş proletaryayı tasfiye edip kendi egemenliğini kurmasına karşı savaştılar.

Devrim tek ülke içinde sıkışıp kaldıkça, dünya devrimi geciktikçe inşa edilen işçi devleti yozlaşmaya doğru itildi. Bu yozlaşmanın sonucu olarak yeni bir sınıf, bürokrasi yükselmeye başladı. Stalin bu bürokratikleşmenin omuzlarına çıkarak karşı devrimci bir süreçle Ekim Devriminin tüm mirasını yok etmeye başladı.

Lenin ezilen halklara ve onların mücadelesine hep sempati duymuştur. Halklar hapishanesi olan Çarlık zamanında bastırılmış ulusal kültürlerin yeniden yaşatılması, ezgilerin, türkülerin, şarkıların yerel dillerde yeniden seslenilmesi için -korenizatsiya-yerelleştirme politikası uygulanmaya başladı. Yıllardır süregelen Ruslaştırma politikasını tersyüz etmek, yerel kültürlerin uyanması için bu büyük önem taşıyordu. Korenizatsiya politikası çerçevesinde Azerbaycan’da eğitim ve devlet dili resmi olarak Azerice oldu. Sovyet içinde görev alan komünistler içinde Azerice bilmeyenler Azerice öğrenmeye teşvik ediliyordu. Lenin’in temel ilke olarak kabul ettiği eşit cumhuriyetler birliği için her ulusun diğeri üzerinde hiyerarşik gücü olmaması ve gerçek eşitliğin sağlanması için Çarlık zamanı Ruslaştırma baskısına maruz kalan uluslar aksine bir süreçle yerelleşmeliydi. Fakat Stalinizmin karşı devrimi Ekim Devrimi’nin getirdiği bu ezilenler şölenini yıkacak, eşitlik ve özgürlük uğruna yapılan mücadeleyi tersyüz edecekti.

Devrimin yayılması mümkün olmadıkça yükselen bürokrasi ulusal sorun politikasını Lenin’in zıt istikametinde değiştirecekti. Bürokrasinin kışkırttığı “Büyük Rus Şovenizmi” ulusal sorunu her an patlayabilecek bir dinamit zeminine dönüştürüyordu. Stalin Büyük Rus şovenizminin en büyük örneklerinden biridir. Lenin yaşadığı müddetçe parti içindeki ulusal şovenist unsurlara karşı savaşmıştı. Yaşamının son dönemlerinde, parti içi tartışmalara eskisi kadar müdahale edemediği dönemlerde şöyle yazıyordu:

“Büyük Rus şovenizmine karşı ölüm kalım savaşı ilan ediyorum. Kahrolası dişten kurtulur kurtulmaz, bütün sağlıklı dişlerimle onun üzerine çullanacağım.”

Halk Komiserleri Kurulu’nun Uluslar Halk Komiseri görevini yaptığı zaman Stalin “RSFSC ve Bağımsız Cumhuriyetler Arasındaki İlişkilerin Çözümlenmesi Üzerine Taslak” adlı bir rapor hazırlar. Taslak, “Ukrayna, Belarus, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan cumhuriyetlerinin RSFSC’ye resmi katılımı” temelinde hazırlanmıştı (Nahoylo ve Swoboda, 1990, s. 50). Stalin’in bu taslağı cumhuriyetleri resmi olarak Rusya Sovyet Federal Cumhuriyeti’nin kontrolündeki bölgeler haline getiriyordu. Lenin taslağa itiraz etti. Lenin’e göre, bütün cumhuriyetlerin eşit temelde birleştiği bir federasyon oluşturulmalı, bütün cumhuriyetler eşit haklara sahip olmalıydı. Rusya Cumhuriyeti de diğerleriyle eşit ve diğerlerinden farksızdı (Lenin, 1973, s. 372). Stalin’in komisyonunun son taslağı Lenin’in bu eleştirilerine göre düzenlendi ve Üçüncü Sovyetler Kongresi, 30 Aralık 1922’de SSCB’yi oluşturan anlaşmayı kabul etti. Lenin, Stalin’in ulusal şoven karakterinden haberdardı.

Stalin’in iktidarı pekiştirdiği dönemden itibaren tarih anlayışı ve partinin Marksist perspektifi değiştirildi. Ruslaştırma politikalarına geri dönüldü. Devrimden itibaren tarih anlayışı tabandan kitlelerin eylemliklerine vurgu yaparken, tarih kitaplarında vurgu değişerek “milli” kahramanlar ve onların anavatan için fedakarlıkları vurgulanmaya başladı. Marksist sosyal bilimci Matt Perry Stalinizmin tarihi çarpıtmasını böyle anlatıyordu: Rus milliyetçiliğine bu tersten dönüş büyük sinemacı Sergey Eisenstein (1898-1948) örneğinden yola çıkarak gösterilebilir. Eisenstein, Potemkin Zırhlısı (1925), Grev (1925) ve Ekim (1927) gibi erken dönem filmlerinde işçilerin, denizcilerin ve Petrograd güruhunun devrimci eylemlerini belgeledi ve onları kahramanlaştırdı. Alexander Nevski (1938) ve Korkunç İvan 1. (1945) gibi daha sonraki epik filmlerinde ise, Vatanseverlerin Yüce Savaşı (Sovyetler Birliğin’de 2. Dünya Savaşını betimlemek için kullanılan ifade) ve Stalin’e saygı amacıyla, eski milliyetçi ifadeler canlandırıldı.” Çarlık tarihinin kahramanlık sembolleri olarak görülen, Kulikova Savaşı ve Anavatan Savaşı dönemlerine ait anıtlar gibi, belirli bazı anıtları restore etmek üzere bir kampanya başlatıldı

2. Dünya Savaşı sırasında askeri birliklere hitap eden Stalin, Çarlık Rusya’nın fedakâr kahramanları olarak tanınan sembol isimleri anarak bir konuşma yaptı:

“Yoldaşlar, Kızıl Ordu, Kızıl Donanmamızın askerleri, subaylar, işçiler, kadın ve erkek partizanlar!.. Sizin savaşınız özgürlük savaşıdır, haklı bir savaştır, bu savaşta büyük atalarınızın kahraman isimlerinden ilham alın, Aleksandr Nevski, Dimitri Donskoy, Minin ve Pozharski, Aleksandr Suvorov, Mihail Kutuzov! Büyük Lenin’in muzaffer bayrağı sizi kutsasın. Alman işgalcilere ölüm!

24 Mayıs 1945’te Stalin, Kızıl Ordu komutanları için Kremlin’de verilen davette Rus halkına kadeh kaldırdı:

“Sovyet halkının ve hepsinin üstünde Rus halkının sağlığına kadeh kaldırmak istiyorum. Hepsinin üzerinde Rus halkının sağlığına içiyorum çünkü Sovyetler Birliği’ni oluşturan milletler içinde en önde gelen millet Rus milletidir. Rus halkının sağlığına kadeh kaldıralım diyorum, çünkü ülkemizdeki bütün halklar arasında, bu savaşla, Sovyetler Birliği’nin yol gösterici gücü olarak tanınma hakkını kazanmıştır. Sadece lider halk olduğu için değil, ayrıca berrak bir akıl, sağlam bir karakter ve sabra da sahip olduğu için Rus halkının sağlığına kadeh kaldıralım diyorum. Ve Rus halkının Sovyet hükümetine olan bu inancı, insanlığın düşmanı üzerinde, faşizm üzerinde tarihi zaferimizi mümkün kılan belirleyici güç olmuştur. Rus halkına inancı için teşekkürler. Rus halkının sağlığına! (Nahaylo ve Swoboda, 1990, s. 95).”

Halklar hapishanesi olan Çarlık Rusya’da yapılan soykırımlar, kanlı savaşlar sonrasında sosyalist işçi devleti inşa edildiğinde bile ezen ulusun bir temsilcisiyle ezilen ulusun temsilcisinin bir arada ve kardeşçe yaşamasının temel yolu eşit ve özgür cumhuriyetler ilkesinden geçer. Fakat, Rusya’yı eşitler arasından birinci ve büyük ağabey olarak görürsen; ezilen uluslar üzerinde kurulan cumhuriyetlerde soykırımlar yaparsan kardeşçe ve özgürce birlikte yaşam koşullarını kaldırmış olursun. Fakat unutmamak gerekiyor ki, Stalin’in öznel iradesi burada rol oynamışsa da en önemli rol Stalin’i yaratan nesnel koşullarda yatmaktadır. Dünya devriminin kesintiye uğraması, devrimin tek ülkede sıkışıp kalması ve İç Savaş sonrası işçi sınıfının sosyolojik yapısının değişmesi gibi faktörler Stalinizmi yaratan koşullardır.

Yukarıda örneklerle açıkladığımız Büyük Rus Şovenizmi, Kafkasya’da da özgürce ve kardeşce yaşam koşullarının önünde engel olmuştur. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da vurguladığı meseleyi tekrar hatırlamakta fayda vardır: “Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini sömürmesi ortadan kalkacaktır. Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca tutumları da düşer.” Stalinist SSCB döneminde, sınıf karşıtlıkları çözülmemiş, yeni egemen sınıf olan bürokrasinin pekiştirilmesiyle birlikte yeni sömürü koşulları varlığını sürdürmüştür.

Lenin, “Büyük Rus Şovenizmi” ve “Sosyal Milliyetçilik” arasındaki diyalektik bağlantıyı çok iyi anlamış ve sosyal-milliyetçiliğe (ezilen ulus milliyetçiliği) karşı tavrını gösterirken Büyük Rus Şovenizmine olan tavrını da çok net bir şekilde ifade etmiştir.

1 Aralık 1920’de Rusya Komünist Partisi’nin Kafkaslar sorumlusu Grigori Orjonikidze’nin başkanlığında Azerbaycan, Ermenistan ve Rusya Komünist Partisi temsilcilerinin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Orjonikidze’nin kontrolü altındaki Sovyet Azerbaycan lideri olan Nerimanov; Zangezur, Nahçıvan ve Dağlık Karabağ bölgelerini Ermenistan’a bırakarak Müslümanlarla Ermeniler arasındaki tarihsel kavgaya son verdiğini ilan etmişti. Lenin’in de haberdar olduğu bu kararın temelinde o dönem Ermeni halkının çoğunluklu olarak Karabağ bölgesinde yaşamasından kaynaklanıyordu; ama Azeri halkının konumu da göz önünde tutuluyordu. Haritadan da göründüğü üzere, Ermenilerin çoğunlukta olduğu bölgeler Ermenistan’a, Tatarlar’ın (o zaman Müslüman Azerbaycan halkına böyle deniyordu) çoğunlukta olduğu bölgeler Azerbaycan’a verilmişti. 21 Haziran 1921’de Orjonikidze, konuyla ilgili yolladığı bir mektupta Nerimanov’u “Azerbaycan’a tek bir Ermeni köyü bağlanmamalı, aynı şekilde tek bir Müslüman köyü de Ermenistan’a bağlanmamalıdır’’ diye uyarıyordu. (Barsegov 2008, p. 635)

Ancak 5 Temmuz 1921’de, Rusya Komünist Partisi Kafkasya Bürosu’nda, Stalin’in müdahelesiyle Kirov, Orjonikidze ve Nerimanov’un katıldığı toplantıda bir günde fikir değiştirildi. Dağlık Karabağ, bu sefer Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olarak tanımlandı. Dahası bölgenin sınırları çizilirken, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki ilişkisini kesmek için Laçin bölgesi de Azerbaycan’a bırakıldı.

Stalin’in bu politikasının en önemli nedenlerinden biri, Kafkasya halklarının özgürce ve kardeşçe bir arada yaşamasının önünü kesip, Rusya’yı onların üzerinde kontrol edici bir aygıt olarak görmek istemesiydi. Lenin, Stalin’in bu tavrının kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyordu ve bu konuda şunları söylemekteydi:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu inanç nereden geliyordu. Bu, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde belirtmiş olduğum gibi, çarlıktan aldığımız ve bir miktar sovyet yağı ile yağladığımız o aynı Rus aygıtından gelmiyor mu?

Sanıyorum ki, Stalin’in aceleciliği ve katıksız yönetim sevdası, onun o ünlü “sosyal-milliyetçiliğe” karşı duyduğu kin ile birlikte burada vahim bir rol oynamıştır. Genel olarak, siyasette, kin, en aşağılık şeydir.”

Azerbaycan ve Ermenistan halklarının gönüllü birliktelikle ve eşit bir şekilde kaynaşıp-karışması Stalinist bürokrasinin çıkarına değildi. Azerbaycan Komünist Partisi ve Ermenistan Komünist Partisi tüm diğer KPler gibi “anavatan Rusya”nın diplomatik ilişkilerinde birer kukla rolü görmeliydi Stalin’e göre. Sonuç olarak, “SSCB” dört büyük yalandan oluşmaktaydı: ne Sovyet vardı ne sosyalizm vardı ne cumhuriyetler ne de birlik vardı.

Ulusal karşıtlıklar çözülmediği zaman, milliyetçiliğin yükselmesi kitlesel olarak yaşanan bir kıvılcımı bekler. Bu kıvılcım, SSCB’nin çöküşünün neredeyse kesin olduğu zamanlarda ortaya çıktı. 1988’e geldiğimizde, Stalinizmin mirası olarak altına toplumsal dinamit döşenmiş etnik çatışmalar alanı artık patlamaya hazır durumdaydı.

Karabağ Savaşları ve Savaş Sonrası Durum

1988’e gelindiğinde, Dağlık Karabağ’ın yönetimini oluşturan Ulusal Konsey’in Ermeni vekilleri, bölgenin Ermenistan’a bağlanmasını talep ettiler. Bu talep hem Dağlık Karabağ’da hem de Ermenistan’da mitingler ve kitlesel gösterilerle karşılandı. “Karabağ” ve Dağlık Karabağ’daki “Krung” komiteleri 1988 başlarında mitingler ve grevler başlattı. Buna karşılık olarak Azerbaycan’ın Sumgayıt bölgesinde Ermenilere karşı bir pogrom düzenlendi. Resmî belgelere göre 26 Ermeni ve 6 Azeri öldü, fakat resmi olmayan belgelere göreyse 200’den fazla kişi hayatını kaybetti. Toplanan Dağlık Karabağ Otonom Vilayeti Halk Vekilleri Sovyeti bölgenin Ermenistan Cumhuriyeti’ne geçişini oy çokluğuyla kabul etti. Bu karar Moskova ve Bakü’nün itirazlarıyla karşılandı. Buna karşı olarak 1989 yılının 26 Kasım tarihinde Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti idaresi, Dağlık Karabağ’ın özerk statüsünü feshetti ve tüm yönetimi Bakü’ye bağlama kararını aldı. Buna cevap olarak Ermeni Yüksek Sovyeti ve Karabağ’ın yasama organı konumundaki Ulusal Konsey 3 gün sonra bölgenin Ermenistan ile birleştiğini ilan etti. SSCB’nin resmi olarak dağıldığı 1991’in aralık günlerinde Dağlık Karabağ’da, Azeri azınlığın boykot ettiği referandum sonucunda Ermeniler bağımsız bir devlet kurma kararı aldılar. (Dağlık Karabağ’ın 1989’da 200 bine yaklaşan nüfusunun yüzde 77’sini Ermeniler, yüzde 23’ünü ise Azeriler oluşturmaktaydı). 1991’den itibaren silahlı çatışmaların başladığı savaş, kanlı katliamlar ve çatışmalarla devam etti. 5 Mayıs 1994’te Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Azerbaycan, Ermenistan, Dağlık Karabağ Cumhuriyeti ve Rusya yetkilileri arasında imzalanan Bişkek Protokolü’yle birlikte ateşkes ilan edildi.

1994’de ilan edilen ateşkes ara sıra ihlal edilse de 2020 Eylül’üne kadar büyük çaplı savaş durumu yaşanmadı. 27 Eylül 2020 tarihinde, 1. Karabağ Savaşı sonrasında kurulan sınır hattında çatışmalar yaşandı. Başlangıçta çatışmalar sınır hattı alanında yaşansa da Azerbaycan Ordusu kademeli şekilde ilerleyerek Dağlık Karabağ ve Dağlık Karabağ etrafındaki 7 rayona girdi. Savaş sırasında toplam beş binin üzerinde insan öldü. 9 Kasım 2020 tarihinde Şuşa’nın Azerbaycan Kuvvetlerinin kontrolüne geçmesinden sonra Paşinyan, Aliyev ve Putin tarafından ateşkes antlaşması imzalandı. 10 Kasım 2020’de Moskova saati 00.00 gösterirken, Dağlık Karabağ’daki tüm çatışmalara son verildiği ilan edildi.

Savaş sırasında ve sonrasında Azerbaycan’da Aliyev rejimi tarafından bolca Ermeni nefreti ve milliyetçilik pompalandı. İşyerleri, sokaklar ve okullar Aliyev’in yumruğunu kaldırdığı ve “Karabağ Azerbaycandır” yazılı fotoğraflarıyla dolduruldu. Zafer sarhoşluğuyla, Aliyev rejimi halk üzerinde rıza üretmeye ve kendi meşrutiyetini pekiştirmeye çalışıyordu. Aliyev’in zafer söylemleriyle kısa süreliğine körlük derecesinde sarhoş olmuş halk, gündelik gıda ürünlerine, petrol ve doğalgaz ülkesinde gaz fiyatlarına gelen zamlara gözünü açtı. Savaş sonrası hükümetin vaatlerini yerine getirmemesine itiraz eden gaziler arasında kitlesel intihar dalgası yükseldi. Pompalanan milliyetçilikle ağır sömürü koşullarını ve yolsuzlukları perdelemek isteyen Aliyev rejimi, savaş sonrasında artık elindeki kozları bitirmiş durumda. Geçtiğimiz aylarda Wolt ve Bolt şirketlerinin kuryeleri düşük ücretlere protesto amacıyla boykot başlatmış ve bu boykot birkaç gün sürmüştü. Boykot sonrasında, Kurye Birliği Sendikası kurulmuş ve 50’ye yakın kurye sendikal mücadeleye başlamıştı. Aliyev rejimi devletten bağımsız ve işçilerin mücadelesine destek olan sendikal faaliyetin oluşmasından korkmuş ve tedirgin olmuştur. İşçiler arasında sendikalaşmayı; sınıf bilincini geliştirerek ilk önce patrona, daha sonraysa devlet ve sisteme karşı çıkmasını engellemek için “demir yumruğunu” kaldırmış durumda. Sendikacı kurye Orhan Zeynallı, geçtiğimiz günlerde evinden alınarak Organize Suçlarla Mücadele İdaresine getirilmiş, daha sonrasında 30 günlük hapis cezası almıştır. Sendika yöneticilerinden olan Elvin Feyruzzade ve Afiaddin Mammadov da rejimin kuvvetleri tarafından alınmış ve Elvin serbest bırakılsa da Afiaddin 30 günlük hapis cezası almıştır. Sendikal mücadeleye katılan diğer işçiler de Wolt şirketi tarafından işten atılmıştır. Bu durum, Aliyev’in yükselen işçi hareketinden ne derecede korktuğunun göstergesidir. Milliyetçilikle emekçileri eskisi gibi sarhoş ederek rıza üretemeyeceğini bilen Aliyev çıkış yolunu baskı aygıtında ve “demir yumruk”ta arıyor.

Sonuç Yerine: Ne Yapmalı

Sonuç olarak, her ne kadar Azerbaycan zafer kazanan, Ermenistan ise kaybeden taraf olarak yansıtılsa da asıl durum şöyle özetlenebilir: Kazanan taraf yerel egemen sınıf, kaybeden taraf ise Azerbaycan ve Ermenistan’ın emekçi halkıdır. Azerbaycan emekçilerinin sırtının terinden kazanılmış bütçe İsrail’den, Türkiye’den ve birçok emperyalist ülkeden silah alımlarına ayrılmış, yine Azerbaycan ve Ermenistan halkının kanıyla boyanmış topraklar Azerbaycan ve Türkiye burjuvazisinin hizmetine verilmiştir. Karabağ’da açılan yeni şirketler bunun en önemli göstergelerindendir. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaşa son vermenin, halkların özgürce ve kardeşçe bir arada yaşamasının temel koşulu Kafkasya’ya sosyalist karakter kazandırmaktan geçiyor. Azerbaycan ve Ermenistan işçi ve emekçilerinin önünde tek kurtuluş yolu vardır: proleter enternasyonalizmi temelinde kurulacak olan Sosyalist Kafkasya Federasyonu.

Azeri devrimcilerin önünde duran acil görev kendi egemen sınıfına, yerel burjuvazisine ve Aliyev rejimine karşı çıkmaktır. Yayılmacılığa ve emperyalist savaşa karşı mücadele edilmelidir. Karabağ’ı pazarlarını genişletmek için kullanan Türkiye burjuvazisi ve savaşa lojistik, teknolojik, askeri ve maddi olarak destek olan AKP’ye karşı mücadele edilmelidir. Milliyetçiliğin her türlü haline karşı çıkılmalı ve milliyetçi ideolojiyle savaşılmalıdır. İdeolojik hegemonyanın milliyetçilik üzerinde şekillenmesinin yerini sınıfçı ve sosyalist ideoloji almalıdır. Savaşın bölgenin istikrarı için gerekli bir araç olması düşüncesine de karşı çıkılmalı ve kapitalizm tarihe gömülmedikçe savaşların sürekli nitelik kazanıldığı teşhir edilmelidir. Sürekli Savaşa karşı Sürekli Devrim sloganı kullanılmalı ve dünya devrimi yolunda mücadele edilmelidir.

Karabağ’da savaşan Azeri ve Ermeni askerleri bu savaşın gerici karakterini anlamalı, silahlarını birbirlerine değil, kendi egemenlerine yöneltmelidir. Egemen sınıfın ne şehit ne de gazi umrundadır. Onların kanlarının üzerine şirketler kurarak, gaz ve enerji kaynaklarını sömürerek kendi çıkarlarını kollamaktadır. O yüzden, Azerbaycan ve Ermenistan askerlerinin izleyeceği slogan “asıl düşman içeride” olmalı, silahlar Aliyev ve Paşinyan rejimine ve halklar arası milliyetçiliği kışkırtan emperyalistlere yöneltilmelidir.

Azeri devrimcilerin düşmemesi gereken diğer bir hataysa aşamacılık anlayışıdır. Diktatör Aliyev rejimine karşı demokratik kapitalizm aşaması yanıltıcı ve hatalı bir anlayıştır. Aliyev diktatörlüğünün yıkılması yolunda hiçbir şekilde burjuvaziyle ortaklaşılmaması gerekmektedir. Kapitalizmin kendini dünya çapında egemen kıldığı ve tekelci emperyalizmin geç kapitalistleşmiş ülkeler üzerindeki göz önünde bulundurulduğunda, burjuvazinin ilerici ve devrimci bir niteliği kalmamış durumdadır. Zira, burjuvazi Aliyev diktatörlüğünün yıkılmasını istemez, çünkü zaten Aliyev rejimi burjuvazinin çıkarını kollamaktadır. Aliyev rejimini işçi sınıfı ve geleceği karartılan gençliğin mücadelesi yıkacaktır. İşçi sınıfının rejimi yıkıp kendisini örgütlü bir güç olarak egemen kılması öncü bir partinin müdahalesiyle gerçekleşebilir. Tarih boyunca dünyanın birçok yerinden örnekler bunu gösteriyor ki, işçi sınıfı ayaklansa ve devrim yapacak gücü oluştursa da ayaklanmayı devrime ve iktidara götürecek olan partinin olmayışı karşı devrimle engellenmiştir. İnqilabın Sesi, Azerbaycan’da öncü bir partinin olmaması gerçeğinden yola çıkarak kurulmuştur. Paris Komününden, Ekim Devrimi’nden; Marks, Engels, Lenin ve Troçki yoldaşlardan aldığımız ilhamla Azerbaycan için yeniden sınıf mücadelesi zamanı diyoruz ve örgütlenme çağrısı yapıyoruz: Örgütlen ve tarihin değiştirici gücüne katıl!

Yaşasın Devrimci Mücadele!

Yaşasın Sosyalist Kafkasya!

 Zafere Kadar Sürekli Devrim!

 

Facebooktwitterlinkedin
Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı