/ Engin Kara / Avukat Meslektaşlara Açık Mektup – Av. Engin Kara

Avukat Meslektaşlara Açık Mektup – Av. Engin Kara

on 29 Mart 2020 - 19:56 Kategori: Engin Kara, Gündem, Yazarlar
Facebooktwitterlinkedin

Bu yazı, Hukuka Marksist Bakış‘ta yayımlanmıştır.

Koronavirüs salgını derinleşirken, ekonomi de ağır darbeler alıyor. Pek çok sektörde üretim azaldı, bazılarında durma noktasına geldi. Hukuk sektörü de pratik açıdan duran sektörler arasında. Ama aynı zamanda avukatlar, diğer sektörlerdeki tıkanmanın da mesleki açıdan muhatabı oluyor. Özellikle iş hukuku uygulamalarına ilişkin son günlerdeki tartışmalar, bu mektubu kaleme almamdaki temel itki.

Biraz uzun, belki bazı yerleri kavramsal açılardan biraz da yorucu olacak. Ama pek çok meslektaşın, şu sıralar işlerine ara vermek zorunda kalıp da evde oturduğunu düşününce, okunmaya değer, tartışmaya ve umut ediyorum ki kimileriyle yollarımızın kesişmesine elverir olacağı kanısındayım.

Avukatların Maddi Tıkanışı

Koronavirüs salgınının yaygınlaşmasıyla birlikte, pek çok sektörde olduğu gibi hukukta da bir tıkanma yaşanıyor. Ancak diğer sektörlerin aksine, hukuktaki tıkanma, sadece kelimenin ekonomik anlamıyla maddi bir tıkanma olarak değil aynı zamanda bir zihinsel tıkanma olarak da kendisini dışa vuruyor.

Bir yandan on binlerce bağımsız çalışan / ofis sahibi orta-sınıf-avukatlar, bir yandan da yine sayıları on binleri bulan ve orta sınıf avukatlar aleyhine giderek artan işçi-avukatlar, salgının dayattığı ekonomik tıkanmayla karşı karşıya. Geçimleri her ay aldıkları ücrete bağlı olan işçi avukatlardan “burjuva meslektaşlar” tarafından ücretsiz izne zorlanan, iş akdi feshedilen birçok meslektaş olduğunu biliyoruz. Hem işçi avukatlar hem de bağımsız ofis sahibi avukatlar, vergi, sigorta, kredi, kira gibi borçların, altından kalkamayacakları düzeyde biriktiği noktaya doğru cümbür cemaat gidiyor(uz).

Doğrusu avukatlık, danışmanlık vb. isimler altında şirket sahibi olan ve onlarca işçi avukatın ürettiği artı-değer üzerinden yaşayan ve yine da fark gözetilmeksizin “avukat” olarak tanımlanan burjuva-avukatların maddi sorunları, tıpkı diğer sektörlerdeki sermaye sahipleri gibi şimdilik kâr kayıplarından oluşuyor. Haliyle bu yazıda sesleneceğimiz kesim arasında yer almıyorlar.

Pozitif Hukukun Tıkanışı

Bütün bunların yanı sıra bir de avukat camiasında yaşanan bir başka tıkanma daha var: Yasal tıkanıklık. Mevcut yasalar, güncel – ve acil! – sorunları çözmeye yetmiyor. Sorun, özellikle iş hukuku alanında yakıcı bir hal aldı.

Mesela koronavirüs (Covid-19) salgınının iş sözleşmelerinin feshi noktasında “mücbir sebep” oluşturup oluşturmayacağı sorunu en çok tartışılan konular arasında. Tabii ki tartışma buradan işverenlerin, işçilerin iş sözleşmesini fesih hakkı olup olmadığına gidiyor.

Ücretsiz izin tartışması konunun bir başka tarafı. İşverenin ve işçilerin hangi haklara sahip olduğu noktasında kafa karışıklıkları, daha az da olsa, yok değil.

Esnek çalışmanın türlü çeşidi konusunda da nelerin nasıl uygulanabileceği konusunda tartışmalar dönüyor. Ne yazık ki esnek çalıştırma mantığının kendisine dair bir tartışmaya biz denk gelemedik.

Tıkanan, Aynı Zamanda Hukuksal Dünya Görüşüdür

Önce “hukuksal dünya görüşü” ile neyi kastettiğimizi açıklayalım. Biraz eskilere gitmek pahasına Karl Marks’ın en yakın yoldaşı Friedrich Engels’in 1887 yılında, sonradan Rusya’daki sosyalist devrimin lideri Lenin tarafından dünya savaşı sırasındaki politik savruluşu nedeniyle haklı olarak “dönek” diye adlandırılacak olan Alman Marksist Karl Kautsky ile beraber kaleme aldıkları “Hukukçular Sosyalizmi” başlıklı bir makaleden aktarıyorum. Biraz uzun olacak ama hazır vakit çokken bu iki paragraf alıntıyı okumak ve üzerine düşünmek, sabırlı olunduğu müddetçe faydalı olacaktır:

“Ortaçağda dünya anlayışı temelde tanrıbilimciydi. […] Bu tanrıbilimci toplaşma, düşünceler alanıyla sınırlanmadı. Yalnızca birliğin monarşik merkezi olan papanın kişiliğinde değil, aynı zamanda, her şeyden önce feodal ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş ve toprağın yaklaşık olarak üçte-birinin sahibi olması sıfatıyla, her ülkede feodal örgütlenme içinde çok büyük bir siyasal gücü elinde bulunduran kilise içinde de gerçek bir varlığı vardı. Feodal toprak sahipliğiyle kilise, çeşitli ülkeler arasındaki gerçek bağdı, feodal örgütlenmesi dinsel olmayan feodal devlet sistemini dinsel olarak kutsuyordu. […] Öyleyse her düşüncenin hareket noktasının ve temelinin kilise dogması olması gereği, do􀂪al bir şeydi. Hukuk, doğa bilimi, felsefe, her bilgiye uygulanan ölçü aynıydı: içeriği kilisenin öğretimleri ile uyuşuyor muydu, uyuşmuyor muydu?

Ama feodalitenin bağrında burjuvazinin gücü gelişiyordu. […]Feodalizmin ölçülerine göre biçilmiş Katolik dünya anlayışı, bu yeni sınıfa ve onun üretim ve değişim koşullarına artık yeterli gelemezdi. Bununla birlikte, o da oldukça uzun bir zaman mutlak güçlü tanrıbilimin tutsağı olarak kaldı. […]Ama bu yürümüyordu. Dinsel sancak İngiltere’de son kez olarak 17. yüzyılda dalgalandı ve ancak elli yıl sonra burjuvazinin klasik yeni kavramı hukuksal dünya anlayışı Fransa’da açıkça sahneye çıktı. Bu anlayış, tanrıbilimci anlayışın dünyasallaştırılmasıydı. Dogmanın, tanrısal hukukun yerini insan hukuku, kilisenin yerini devlet alıyordu. Kilise onlara onayım veriyor diye, eskiden kilise ve dogma tarafından yaratılmış gibi kabul edilen ekonomik ve toplumsal ilişkiler, şimdi hukuk üzerine kurulmuş ve devlet tarafından yaratılmış olarak kabul ediliyordu.”

Feodalizm döneminde kilisenin toprak sahipliğinden gelen dinsel dünya anlayışının yerini, artık (günümüze kadar devam eden bir şekilde) sermayeye malik olan burjuvazinin hukuksal dünya görüşü almıştır. En önemlisi de hukuksal dünya görüşünün, “ekonomik ve toplumsal ilişkileri hukuk üzerine kurulmuş ve devlet tarafından yaratılmış” olarak kabul etmesi ve bunun “eskiden kilise ve dogma tarafından yaratılmış gibi kabul edilmekten” tek farkının, bu yaklaşımın gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş, yani dünyasallaştırılmış bir versiyonundan ibaret olması.

Bugünkü toplumun sınıflı bir yapıya sahip olduğunu ve sınıf mücadelesinin en önemli belirleyen olduğunu, belki de pek çok avukat, ilk bakışta, kabul etmeyecektir. Oysa birazcık olsun dürüst olan herhangi birisi, içinde bulunduğumuz çağdan önceki insanlık tarihinin – yazılı olan kısmının – sınıflı bir yapıya sahip olduğunu ve sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihteki rolünü teslim edecektir. Bunu inkâr ediyorsa bile, soyutlama becerisinden ya da sınıfsal konundan kaynaklı bir görüş darlığı söz konusudur. Biraz somut konular üzerine tartışmaya başladığınızda, sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçekliğinin çeşitli ideolojik merceklerden çarpıtılmış hikâyelerini anlattığını görürsünüz – ancak son tahlilde anlatacakları hikâyeler bahsettiğimiz gerçekliğe denk düşer.

Oysa kapitalizm öncesi toplumlarda da, her ne kadar sınıf ayrımları açık seçik olsa da, yani feodal devlet “ben feodalim”, köleci devlet “ben köleciyim” diye bağırsa da, bütün bu sınıf ayrımları hukuki düzenlemelerde tüm açıklığıyla yer alsa da muhtemelen bu devletlerin hiçbiri, mevcut sınıflı düzenin tartışmaya açılmasına, sorgulanmasına, eleştirilmesine vs. müsamaha göstermiyordu.

Karl Marks’ın Alman İdeolojisi’nde belirttiği üzere, evvelki çağlarda olduğu gibi, içerisinde yaşadığımız – yürürlükte olan da diyebiliriz – kapitalist toplumda da toplum içerisindeki egemen fikirler, egemen sınıfın fikirleri. Yani, burjuvazinin kendi düzenini kurarken egemen kıldığı hukuksal dünya görüşü, bu açıdan hâlâ burjuva olmayan kitleler nezdinde de genel kabul görüyor.

Ama gelgelelim, bu kural düzenin olağan seyrettiği dönemler için geçerli. Yani genel olarak doğru olan bu kural, konjonktürel bazı durumlarda geçerliliğini yitirebilir, en azından yitirmeye başlayabilir. Bu meşruiyet yitiminin varacağı nokta, devrimci bir dönüşümle egemen sınıfın yerinden edilmesiyle sonlanabilir (bknz: 1917 Ekim Devrimi). Ama egemenlik altındaki sınıflar, bunu başaramazsa meşruiyet yeniden tesis edilebilir de – ki bu duruma son yüzyıl içerisinde çok sayıda örnek bulmak mümkün.

Bugün, 20. yüzyıl boyunca ve 21. yüzyılın daha çeyreği dolmadan defalarca kez tekrarlanmış olan bu meşruiyet kayıplarından birisini yaşıyoruz. Kapitalizm, televizyon ekranlarından sosyal medyaya pek çok mecrada daha yaygın olarak tartışma konusu oluyor. Fatih Terim sporcuların, antrenörlerin ve hakemlerin sendikalı olmadığı için sağlık haklarına sahip çıkamadığını ve kaybettiklerini hatırlar ve hatırlatırken; Britney Spears servet paylaşımı ve genel grev çağrısı yapıyor.

Tam da böyle bir süreçte avukatların da “hukuksal dünya görüşü”nü sorgulama ve artık kendilerinin de genişleyen kitlesellikte dâhil oldukları sömürü düzenine karşı çıkmaya ihtiyaçları olduğu kanaatindeyim. Buraya kadar yazdıklarımdan ve yaptığım alıntılardan anlaşılacağı üzere, bu sorgulama ve karşı çıkışın devrimci ve sosyalist bir temelde inşa edilmesinden başkaca bir yol olmadığını da vurgulamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Gözlerimizi Kanunlardan Hareket Eden Dünyaya Çevirmemiz Gerekiyor

Bu değerlendirmeler ışında, tıkananın hukuksal dünya görüşü olduğunu görmemiz gerekiyor. Donmuş hukuki formüllerle, sıra dışı gelişmeleri açıklamak mümkün değil. Ama pozitif hukuk bir kenara, çeşitli hukuki anlayışlar da çözüm üretmekten aciz durumda. Mücbir sebebin ne olduğuna, nasıl uygulanacağına dair tartışmalarda neyi nasıl yorumlarsanız yorumlayın, berrak bir çıkış yolu yaratılabilmiş değil.

Yani hem pozitif hukuk, hem de hukuksal dünya görüşü bugünü karşılamıyor. Hukuk hayattaki her şeyi çözmüyor. Sadece karşımıza çıkan sorunları, mevcut üretim ilişkileri bağlamında değerlendirmeyi sağlıyor. Ama sorunların, mevcut üretim ilişkilerini aştığı noktada, hukuk artık işlevselliğini yitiriyor. Bu yüzden bugün gerçek bir çözüm arıyorsak gözlerimizi kanun kitapçıklarının dışına, gerçek, canlı ve hareket eden dünyaya çevirmemiz gerekiyor.

Mesela salgın, işverenler açısından mücbir sebebe değil, fırsatçılığa dönüşmüş durumda. Ben de dâhil pek çok avukat, müvekkillerine pratik önerilerde bulunmak üzere mevcut hukuki durumu açıklama çabası içerisinde. Ancak öyle bir durum yaşıyoruz ki “mücbir sebep” ya da fesih hakkı tartışmalarındaki her türlü yorum, milyonlarca işçinin işini, gelirini ve geleceğini yitirmesine bir şekilde müsaade ediyor. Dolayısıyla salgın nedeniyle işyerlerinde yaşanan sorunlara dair yürütülecek bir tartışmanın en hafifinden “olağanüstü bir ücretli izin hakkı” tanınmasından başlayıp daha kritik “işten atmaların yasaklanması” gibi taleplere dair bir şeyler söylemesi mecburi. Aksi durumda hareket eden, süregiden gerçeklikten kopulmuş olur.

Bunları söylerken eksik kalmasın, mahvolan sadece (en geniş tanımıyla) işçi sınıfının üyeleri, yani ücretli çalışanlar olmayacak tabii. Esnaf, bireysel çalışanlar (ofis sahibi avukat gibi) ve hatta şirketlerin, yani burjuvazinin daha kırılgan bir kesimi bile ekonomik bir yıkımla karşı karşıya kalmak üzere. Özellikle orta sınıf ya da küçük burjuvazi olarak tanımlamak gereken kesimler için de radikal talepler ortaya atmak ve kazanmak gerekiyor. Bu perspektif, zaten işçi sınıfını, sınıfsız bir toplum mücadelesinde bütün ezilen ve sömürülen kesimlerin önderi kabul edilen sosyalist mücadelenin içerisinde yer alır.

Sınıf Mücadelesi ve Sosyalizme Doğru

Daha düne kadar, küçük bir “marjinal” kesim dışında sorgulanamaz, tartışılamaz olan kapitalist düzen gözlerimizin önünde sarsılıyor ve açıkça tüm kapasitesizliğini sergiliyor. Bugün göz kırpmaya başlayan geleceğe ise ancak orta sınıfların ekonomik ve psikolojik açılardan yıkıma uğramasına karşı radikal önlemleri de hayata geçirebilecek, aynı zamanda bütün toplumu sınıfsız aşamaya ulaştırabilecek tek sınıf olan işçi sınıfının devrimci ve sosyalist programıyla ulaşabiliriz.

Bunun adını kesin bir biçimde ortaya koymak lazım: Bu bir sınıf mücadelesi ve artık istesek de istemesek de avukatlar da eski ayrıcalıklı toplumsal konumlarını yitirerek bu mücadelenin sömürülen tarafında yer alan işçi sınıfının arasına katılıyor. Henüz katılmamış olanlar için yine Marks ve Engels’in bu defa Komünist Manifesto’da yaptıkları şu vurguyu hatırlatmak yeterli olacaktır:

“Burjuvazi, doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.”

Hukukçular açısından bu süreç, en azından Türkiye’de henüz sona ermiş değil ama son sürat devam ediyor.

Bu arada sınıf mücadelesinin elbette ki ekonomik bir mücadeleden ibaret olmadığını da hatırlatalım. Otoriterlik, her türlü anti-demokratik uygulama, baskılar, ezilen kimlikler… Tüm bunlar, her zaman gözle görülür olmasa da, sınıf mücadelesi ekseninde süregiden mücadeleler. Bir sınıf mücadelesinden bahsediyorsak burjuva düzenin yarattığı bütün bu pisliklere karşı da mücadele etmek zorundayız. Ama kazanmak istiyorsak bu mücadelenin zemini, temelde üretim ilişkilerinde karşı karşıya gelen sınıflar olmalı. Bunu baz almayan politik programların, olsa olsa düzen içinde kendi cemaatlerini üretmekten öteye gidemediklerini söylemekle yetinelim şimdilik.

Son olarak; sosyalizm, yani sömürünün, eşitsizliğin, baskıların, özetle sınıflı toplumun nihai sonu, kaderin avuçlarımızın içine bırakacağı bir getirisi olmayacak. Bunu istemek, bunun için mücadele etmek, yani inisiyatif almak gerekiyor.

Bir de sınıf mücadelesinde avukatların pratik değeri var. Özellikle işçi kitlelerinin örgütlü mücadelesi, çokça pratik hukuki desteğe ihtiyaç duyuyor. Ayrıca avukatlar, görece kalifiye bir eğitim almakla aydın kitlesi içerisinde öne çıkma eğilimi taşıyor ve bu mücadeleye katabilecekleri çok şey olduğuna inanıyorum.

Bunları da dikkate alınca, bütün işçi ve orta sınıf meslektaşları, sınıf mücadelesinde, sosyalizm saflarında yer almaya davet etmeyi bir borç biliyorum.

Facebooktwitterlinkedin

Yorumlar Kapalı

Yorumlar Kapalı